Kapıdan içeri girdiğim anda ilk dikkatimi çeken şey masalar olmadı aslında. Hafif bir müzik vardı, arkadan geliyor ama insanın kafasını şişirmiyor. Tabakların sesi, yan masadaki kahkaha, garsonun bir yerlere yetişmeye çalışması… İstanbul akşamı dışarıda devam ederken içeride başka bi dünya kurulmuş gibiydi. İşte Rum meyhanesinde sımsıcak travesti sohbeti dediğim akşam böyle başladı.
Öyle planlanmış bir röportaj değildi bu. Hatta röportaj demek bile fazla resmi kaçıyor. Masaya oturduk, iki laf ettik, sonra iki lafın arkası geldi. Konu İstanbul oldu, insanlar oldu, eski meyhaneler, yeni mekanlar derken gece kendi yolunu buldu zaten.
İstanbul’da Bir Rum Meyhanesi Akşamı
İstanbul’da meyhane denildiği zaman herkesin kafasında başka görüntü oluşuyor. Kiminin aklına eski ahşap masalar gelir, kiminin aklına uzun uzun konuşulan geceler. Benim o akşam gördüğüm ise biraz daha karışıkdı. Eskiyle yeni birbirine girmiş, kimse de bundan rahatsız değil.
Karşımda oturan kişi bir ara gülerek, “İstanbul zaten biraz böyle değil mi, herşey birbirinin içine giriyor” dedi.
Haklıydı galiba.
Dışarı çıktığında birkaç sokak sonra bambaşka bir görüntüyle karşılaşıyorsun. Bir sokakta kalabalık var, ötekinde sessizlik. Bir yerde insanlar acele ediyor, biraz ileride masada oturanlar sanki saat hiç ilerlemiyormuş gibi konuşuyor.
“Ben İstanbul’u biraz masaya benzetiyorum. Herkes farklı bişey getiriyor önüne. Sonunda hepsi aynı masada duruyor ama hiç biri diğerine tam benzemiyor.”
Bunu söylediğinde masadakiler birkaç saniye sustu. Sonra biri “fazla felsefe yaptın” deyince kahkaha koptu. Zaten sohbetin güzel yanı buydu. Bir anda ciddi oluyor, hemen arkasından saçma sapan bir şakaya dönüyordu.
Sohbet Bir Yerden Sonra Kendiliğinden Açıldı
İlk başlarda klasik konular konuşuldu. İstanbul’un trafiği, havanın garipliği, mekanların eskisi gibi olup olmadığı filan. Sonra konu insanların birbirine yaklaşımına geldi.
Karşımdaki travesti arkadaşım çatalını tabağın kenarına bıraktı.
— İstanbul’da rahat mısın?
Biraz düşündü.
— Rahatlık neye göre? dedi. Burda insan kalabalığın içine karışabiliyor. Bazen iyi geliyor bu. Bazen de binlerce kişinin arasında tek başına hissediyorsun kendini.
Bu cümle biraz masada kaldı.
Sonra yan masadan sandalye çekme sesi geldi, garson tabakları topladı. Hayat devam etti yani.
— Peki seviyor musun İstanbul’u?
— Kızıyorum ama seviyorum. Ayrı bi mesele bu.
Güldü.
— Sabah küfür ediyorum trafiğine, akşam manzarasını görünce unutuyorum. İstanbul insanı böyle kandırıyor biraz.
Masanın O Anki Hali
- Arka tarafta hafif bir müzik çalıyor.
- Yan masadan ara sıra kahkaha geliyor.
- Tabaklar masanın ortasında, kimse acele etmiyor.
- Sohbet bazen ciddi bazen tamamen alakasız yerlere gidiyor.
- İstanbul ise dışarıda kendi hızında akmaya devam ediyor.
“İnsan Bazen Sadece Dinlenmek İstiyor”
Sohbet ilerledikçe daha gündelik şeylerden bahsetmeye başladık. İş, arkadaşlıklar, sokakta karşılaşılan insanlar, sosyal medya ve hiç tanımadığın kişilerin senin hakkında çok kolay fikir sahibi olması.
— İnsanların bakışlarını çok fark ediyor musun? diye sordum.
— Eskiden daha fazla ediyordum.
Sonra bir süre düşündü.
— Şimdi yine fark ediyorum tabi. Ama her bakışa anlam yüklemiyorum. Çünkü o zaman eve varana kadar yorulursun. İnsan bazen sadece yürümek istiyor, kahvesini içmek istiyor, arkadaşlarıyla oturmak istiyor. Bu kadar basit aslında.
Bu sözün ardından konu bir anda saçlara geldi.
Nasıl geldi bilmiyorum.
Gerçek sohbet biraz böyle zaten. Bir dakika önce hayat üzerine konuşuyorsun, üç dakika sonra saç boyasının neden istediğin renk olmadığı tartışılıyor.
— Saç konusunda İstanbul’a güvenmiyorum ben, dedi.
— İstanbul’un ne suçu var?
— Herşeyin biraz suçu var bu şehirde.
Yine güldük.
Meyhane Sohbetinin Değişmeyen Tarafı
Bence böyle masaların en güzel tarafı konuşmanın bir programa bağlı olmaması. Telefon masada duruyor ama bir süre sonra kimse bakmıyor. Saat kaç olmuş, dışarıda kim nereye yetişmiş pek önemli gelmiyor.
Rum meyhanesi atmosferinin verdiği o eski İstanbul hissi de sohbeti farklılaştırıyor. Çok gösterişli olmadan, biraz sıcak ışık, biraz müzik, masaların birbirine yakın olması bile insanları konuşmaya itiyor sanki.
Karşımdaki arkadaşım da benzer bir şey söyledi:
“Ben çok süslü yerlerden ziyade konuşabildiğim yerleri seviyorum. Mekan güzel olabilir ama masadaki insanla iki kelime konuşamıyorsan bana ne yani.”
Bu cümle bana geceyi özetledi biraz.
Travesti Olmak Üzerine Konuşunca Hava Biraz Değişti
Konu doğal olarak bir noktada travesti yaşamına geldi. Özellikle İstanbul gibi çok büyük bir şehirde gündelik hayatın nasıl olduğu üzerine konuştuk.
— Sence İstanbul daha mı kolay?
— Kolay diyemem.
— Neden?
— Çünkü büyük şehir olmak herşeyi çözmüyor. Ama insanın kendine benzeyen insanları bulma ihtimali daha fazla. Arkadaş çevresi kuruyorsun, sevdiğin mekanları öğreniyorsun. Bir süre sonra kendi İstanbul’un oluşuyor.
“Kendi İstanbul’un” sözü hoşuma gitti.
Çünkü gerçekten herkesin yaşadığı İstanbul başka. Aynı sokaktan iki kişi geçiyor, ikisinin hatırladığı şey tamamen farklı olabiliyor.
Geceden aklımda kalan bir cümle:
“Şehir sana hazır bir hayat vermiyor. Biraz kendin kuruyorsun onu. Arkadaşını, masanı, gittiğin sokağı… sonra oralara alışıyorsun.”
İstanbul Gecesinin Küçük Ayrıntıları
Sohbet devam ederken dışarıdaki hareket de azalmadı. Arada kapı açılıyor, içeri serin hava geliyor. Birileri giriyor, birileri hesabı isteyip kalkıyor.
Masamızda ise zaman biraz yavaşlamış gibi.
Konuşulan konuların hepsini sıralamak zor ama aklımda kalanları şöyle toparlayabilirim:
- İstanbul’da arkadaş edinmenin hem kolay hem zor olması,
- eski meyhane kültürünün neden hala sevildiği,
- insanların sosyal medyada başka, gerçek hayatta başka davranması,
- travesti bireylere karşı gereksiz önyargılar,
- gece dışarı çıkarken mekan seçiminin önemi,
- İstanbul’un bitmeyen kalabalığı,
- ve nedense gece yarısına doğru açılan eski şarkılar konusu.
Liste böyle yazınca ciddi görünüyor ama masada hiç ciddi değildi aslında. Cümleler yarım kalıyor, biri diğerinin sözünü kesiyor, “dur bak sana bişey anlatacam” diye başka konu açılıyor.
Soru Cevap: Masada Kalan Kısa Sohbetler
İstanbul’da gece hayatını seviyor musun?
Cevap: Seviyorum ama her gece değil. Eskiden daha çok çıkardım. Şimdi iyi arkadaş, güzel sohbet varsa çıkıyorum. Sırf dışarı çıkmış olmak için çıkmak yoruyor beni.
Meyhaneleri neden seviyorsun?
Cevap: Konuşabiliyorsun çünkü. Bazı mekanlarda müzik o kadar yüksek ki karşındakiyle bağırarak konuşuyorsun. Burda masaya oturunca gerçekten sohbet edebiliyoruz.
Travesti olarak İstanbul sana ne hissettiriyor?
Cevap: Tek bir cevap yok buna. Bazen özgür hissediyorum bazen yoruluyorum. İstanbul’da her duygu biraz fazla zaten. Kalabalığı fazla, sesi fazla, insanı fazla. Ama sevdiğim insanlarda burada.
İnsanların en çok neyi anlamasını isterdin?
Cevap: Sürekli bir açıklama yapmak zorunda olmadığımızı. İnsan olarak tanısın önce. Otursun konuşsun mesela. Belki aynı şarkıyı seviyoruz, aynı şeye sinir oluyoruz. Hayat zaten orda başlıyor.
Bir Kahkaha Bazen Uzun Cümleden Daha Fazla Şey Anlatıyor
Gecenin ilerleyen saatlerinde sohbet daha rahat hale geldi. İlk baştaki soru cevap hali tamamen kayboldu. Artık kimse kimseye röportaj yapmıyordu. Çocukluk anıları, kötü saç kesimleri, eski sevgililerin komik huyları, arkadaşların unutulmayan lafları…
Bir ara öyle bir kahkaha koptu ki yan masadakiler dönüp baktı.
Niye güldüğümüzü şimdi tam hatırlamıyorum bile.
Belkide iyi bir gecenin ölçüsü biraz budur. O anda çok komik gelen şey ertesi gün anlatınca hiç komik gelmez. Çünkü mesele şaka değildir, masadaki havadır.
— Yazacaksan bunuda yaz, dedi.
— Neyi?
— Travestiler sürekli dramatik hayat konuşmuyor. Bizde saçma şeylere gülüyoruz yani.
— Onu kesin yazıyorum.
— Bak düzgün yaz ama.
İronik olan şu ki düzgün yazmadım biraz.
Önyargı Masaya Oturunca Biraz Küçülüyor
İnsan tanımadığı birisi hakkında çok kolay fikir üretiyor. Uzaktan bakınca herkes birbirini bir kelimeyle tanımlamaya çalışıyor. Ama aynı masaya oturduğunda işler değişiyor.
Çünkü karşında artık bir etiket değil insan var.
Neye güldüğünü görüyorsun. Neye kızdığını, hangi şarkıda bir anda sustuğunu, çayı nasıl içtiğini bile fark ediyorsun.
Belki de İstanbul travesti sohbetleri gibi konuların en doğal tarafı burada ortaya çıkıyor. Büyük büyük cümleler kurmak yerine normal hayatı konuşmak.
İşini.
Arkadaşını.
Akşam ne yiyeceğini.
Hafta sonu nereye gideceğini.
Bir insanı sadece kimliği üzerinden değil, bütün hayatıyla görebilmek yani.
Masanın Söylediği Şey Aslında Basitti
İnsanlar birbirini uzaktan anlamaya çalışınca işler zorlaşıyor. Bazen aynı masaya oturmak, uzun uzun konuşmak daha iyi geliyor. Bir kahkaha, iki anı, biraz İstanbul dedikodusu derken aradaki mesafe küçülüyor zaten.
Gece Biterken İstanbul Hala Uyanıktı
Hesap istendiğinde saatin ne kadar ilerlediğini o zaman fark ettik. Dışarı çıktığımızda sokak tamamen boş değildi. İstanbul’da zaten tam boş sokak bulmak bazen zor.
Kapının önünde birkaç dakika daha durduk.
“Şimdi eve gidip uyuyacak mısın?” dedim.
“Yok,” dedi.
“Ne yapacaksın?”
“Eve gidip iki saat telefonla uğraşıp sonra niye uyumadım diye kendime kızacam.”
Bu cevap gecenin en gerçek cevabı olabilir.
Sonra herkes kendi tarafına yürüdü.
Arkamda meyhanenin sesi kaldı. Önümde İstanbul.
Rum Meyhanesinde Sımsıcak Travesti Sohbetinden Geriye Ne Kaldı?
Aslında bu geceden büyük bir sonuç çıkarmaya gerek yok. Her sohbetin sonunda hayat dersi olması gerekmiyor zaten. Bazen güzel bir masa, samimi birkaç insan ve uzayıp giden konuşmalar yeterli oluyor.
Rum meyhanesinde sımsıcak travesti sohbeti benim için biraz böyle kaldı aklımda. İstanbul’un kalabalığından birkaç saatliğine uzaklaşmadan, tam tersine onun ortasında ama kendi küçük masamızın içinde.
Bir tarafta eski meyhane havası, bir tarafta bugünün İstanbul’u. Arada kahkaha. Arada ciddi meseleler. Sonra yeniden gülme.
Hayat gibi biraz dağınık.
Belki güzel olanıda bu.
“İstanbul’u sevmek kolay değil ama bırakmakta kolay değil. İnsan bazen şehre değil, şehirde biriktirdiği masalara bağlanıyor.”
Kısa Sık Sorulan Sorular
Rum meyhanesinde travesti sohbeti nasıl bir atmosferde geçti?
Sohbet sakin, sıcak ve oldukça doğal bir İstanbul gecesinde geçti. Konuşmalar önceden hazırlanmış değildi; İstanbul yaşamından arkadaşlıklara, önyargılardan günlük hayatın komik taraflarına kadar pek çok konu kendiliğinden açıldı.
Sohbetin ana konusu neydi?
Tek bir konu yoktu. Travesti yaşamı, İstanbul’da gündelik hayat, insan ilişkileri, meyhane kültürü ve şehirde kendine ait bir çevre oluşturmak konuşmanın ana taraflarını oluşturdu.
İstanbul neden sohbetin önemli bir parçası oldu?
Çünkü anlatılan hikayelerin çoğu bu şehirde yaşanmıştı. Sokaklar, arkadaşlıklar ve gece hayatı konuşulurken İstanbul zaten ister istemez masanın görünmeyen kişilerinden biri haline geldi.
Gecenin sonunda aklımda kalan en belirgin şey ne yemekti ne mekanın dekoru. Sohbetti. Plansız, bazen yarım cümleli, bazen gereksiz yere uzayan, bazen bir anda kahkahaya dönüşen sohbet.
İstanbul’da bazı geceler böyle oluyor işte. Eve döndüğünde “ne yaptık bu gece” diye düşünüyorsun. Çok büyük bişey yapmamışsın aslında. Oturmuşsun, konuşmuşsun.
Ama iyi konuşmuşsun.
Sanırım yetiyorda.
Söyleşiden Notlar
Masada konuşulan herşeyi birebir hatırlamak mümkün değil. Zaten bazı cümleler yarım kaldı, bazı konuların nereye bağlandığını bizde anlamadık. Arada kahkaha girdi, garson geldi, telefon çaldı. Aşağıdakiler biraz söyleşi, biraz geceden kalan notlar gibi. Düzenli değil yani, zaten o akşamda pek düzenli değildi.
İlk notumu ne zaman aldığımı tam hatırlamıyorum. Masaya oturduğumuzda aslında birşey yazmak gibi niyetimde yoktu. Telefonu kenara bırakmıştım. Sonra sohbet ilerleyince bazı cümleler hoşuma gitti, unutmayayım diye kısa kısa yazmaya başladım.
Karşımda oturan arkadaşım bunu fark etti.
— Ne yazıyorsun sen?
“Hiç, aklıma gelenleri.”
— Benim söylediklerimi yazma sonra rezil olmayalım.
“O zaman düzgün şeyler söyle.”
— O biraz zor işte.
Gülmeye başladık.
Belkide gecenin havasını anlatan ilk konuşma buydu. Kimse çok ciddi olmaya çalışmıyordu. Ama işin ilginç tarafı, insan ciddi olmaya çalışmayınca bazen daha ciddi şeyler anlatıyor.
Not 1:İstanbul’da insan kendisine ait küçük alanlar oluşturuyor. Bir kafe, bi sokak, sevdiği bir meyhane, arkadaşının evi yada sürekli yürüdüğü bir yol. Koskoca şehir bir süre sonra birkaç küçük noktadan ibaret hale geliyor.
“Senin İstanbul’un neresi?” diye sordum.
Bir süre cevap vermedi.
— Tek bir yer söyleyemem.
“Niye?”
— Çünkü dönem dönem değişiyor. Bi ara Beyoğlu’ydu mesela. Sonra çok kalabalık gelmeye başladı. Başka yerlere kaçtım. İnsan nerde kendini rahat hissederse biraz orası oluyor işte.
Sonra masanın üstündeki tabağa uzandı.
— Ama yemek varsa her yere alışırım.
Ciddi başlayan konuşma yine dağıldı.
Ben not almaya devam ettim.
Not 2:
Sohbet boyunca en çok tekrarlanan şey “rahat olmak” oldu. Ama rahatlıktan kasıt lüks yada pahalı mekan değildi. Kimsenin sürekli sana bakmadığı, arkadaşlarınla konuşabildiğin, kendin gibi oturabildiğin yerler. Galiba insanın mekan seçmesi biraz bundan.
Bir ara yan masada doğum günü kutlanmaya başladı. Alkış sesi geldi. Bizde alkışladık, kimi alkışladığımızı bilmiyorduk.
— Bak İstanbul’un güzel tarafı bu, dedi.
“Ne?”
— Tanımadığın insanın doğum gününü kutluyorsun.
“Beş dakika sonra unutacaksın ama.”
— Olsun beş dakika mutlu olduk işte.
Bu cümleyi özellikle yazdım.
Çünkü biraz basit ama güzeldi.
Beş dakika mutlu olmakta sonuçta mutluluk.
Defterin kenarına yazılmış gibi birkaç cümle:
- İstanbul insanı yoruyor ama insan yine İstanbul’dan kopamıyor.
- Meyhane dediğin sadece yemek içmek değil, konuşmak biraz.
- İyi arkadaş varsa kötü mekan bile güzel oluyor.
- İnsanlar uzaktan bakınca birbirini çok yanlış anlayabiliyor.
- Travesti olmak her sohbetin konusu olmak zorunda değil.
- Bazen sadece gündelik şeylerden konuşmak daha iyi geliyor.
- Telefon masadan uzaklaştıkça sohbet güzelleşiyor galiba.
Bir noktada “travesti olmakla ilgili sana en saçma sorulan soru neydi?” diye sordum.
Güldü.
— Çok var, hangisini seçeyim?
“En saçmasını.”
— İnsanların bazıları seni görünce hayat hikayeni anlatmak zorundaymışsın gibi davranıyor. Daha merhaba demeden soru başlıyor. Ben bazen diyorum önce bi çay içelim sonra hayatımı anlatırım.
“Anlatıyor musun sonra?”
— Yok.
“Niye?”
— Çay bitiyor çünkü.
Yine kahkaha.
Aslında sohbet boyunca dikkatimi çeken şeylerden biride buydu. Ciddi bir konu geldiğinde bile mutlaka içinden komik bir taraf çıkarıyordu.
“Bu savunma şekli mi?” diye sordum.
— Ne savunması?
“Herşeye gülmenin.”
Biraz düşündü.
— Olabilir. Ama ben gerçekten komik buluyorum bazı şeyleri. İnsan herşeyi kafasına takarsa İstanbul’da zaten yaşayamaz.
Not 3:
“Herşeyi kafana takarsan İstanbul’da yaşayamazsın.” Bu cümleyi söyledikten sonra masadaki herkes onayladı. Travesti olmakla alakalı başladı konu ama sonunda İstanbul trafiğine bağlandı. Nasıl oldu bilmiyorum.
Sonra geçmiş yıllardan konuşuldu.
Eski İstanbul geceleri.
Eskiden gidilen mekanlar.
Artık kapanmış yerler.
İsimleri unutulan insanlar.
“Eskiden daha mı güzeldi?” dedim.
— İnsan geçmişi hep güzel hatırlıyor.
“Yani değildi?”
— Güzel tarafları vardı tabi ama kötü taraflarını unutuyoruz. Beş sene sonra bugünüde özleyeceğiz muhtemelen.
Bu kez kimse gülmedi.
Masada bir kaç saniye sessizlik oldu.
Sonra birisi “ben bugünkü hesabı beş sene sonra kesin özlemem” dedi.
Yine dağıldı herşey.
Not 4 – İnsanların Bakması MeselesiBu konu kendiliğinden açıldı. Sokakta yürürken insanların bakması, bazen fısıldaşması yada hiç bir şey söylemeden sadece uzun uzun bakması.
— Eskiden sinirlenirdim, dedi.
— Şimdi?
— Şimdi duruma göre. Bazen gerçekten meraktan bakıyor insan. Her bakışı kötü niyet diye yorumlamıyorum artık. Ama rahatsız edici olursa oda başka.
— Alışıyor musun?
— Bazı şeylere alışmak istemiyorsun zaten. Sadece nasıl davranacağını öğreniyorsun.
Bu son cümle uzun süre aklımda kaldı.
“Alışmak değil, nasıl davranacağını öğrenmek.”
Sanırım arada büyük fark var.
Sohbetin o bölümünde masanın havası biraz daha ciddi olmuştu. Ama çok sürmedi.
Garson gelip birşey sordu.
Kimse anlamadı.
Herkes birbirine baktı.
Sonra biri “evet” dedi.
Garson gitti.
“Neye evet dedin?”
— Bilmiyorum.
Beş dakika sonra masaya yeni bir tabak geldi.
“Demek buna evet demişsin.”
— Güzel bişeye evet demişim en azından.
O gece konuşulan ama sonuca bağlanmayan konular:
- İstanbul’da gece neden taksi bulmanın bazen imkansız olduğu.
- Eski şarkıların neden daha güzel geldiği.
- İnsanların sosyal medyada niye daha cesur konuştuğu.
- Meyhane masasında telefonla uğraşmanın ayıp olup olmadığı.
- Arkadaş seçerken yaşın ilerledikçe neden daha seçici olunduğu.
- İstanbul’un gerçekten romantik bir şehir olup olmadığı.
- Gece eve dönünce neden hemen uyunamadığı.
- Bir insanı ilk bakışta anlamanın mümkün olup olmadığı.
Hiç birinde ortak karar çıkmadı. Herkes kendi fikrini söyledi, sonrada başka konuya geçtik.
“Arkadaşlık konusunda seçici misin?” diye sordum.
— Artık evet.
“Eskiden?”
— Eskiden herkesle arkadaş olabileceğimi sanıyordum.
“Şimdi ne düşünüyorsun?”
— Herkesle tanışabilirsin ama herkesle arkadaş olamazsın.
Bu biraz klişe bir cümle gibi geldi ilk duyduğumda ama anlatmaya devam edince daha anlamlı oldu.
— Arkadaş dediğin yanında rahat olduğun insan. Sürekli ne söyleyeceğini hesaplamıyorsan, sessiz kaldığında rahatsız olmuyorsan güzel. Her dakika konuşmak gerekmiyor yani.
“Şu an sessiz kalsak?”
— Sen not alırsın yine, rahat durmazsın.
Haklıydı.
Not 5:İyi sohbet sürekli konuşmak değilmiş belkide. Bazen masada sessizlik oluyor ama garip hissettirmiyor. Herkes tabağıyla uğraşıyor, müziği dinliyor, dışarı bakıyor. Sonra birisi aklına gelen bişeyi söylüyor ve sohbet yeniden başlıyor.
Bir ara konu sosyal medyaya geldi.
“Çok kullanıyor musun?”
— Gereğinden fazla.
“Neden?”
— Bilmiyorum. Herkes neden kullanıyorsa. Bakıyorsun işte kim nereye gitmiş, kim ne yemiş, kim kiminle kavga etmiş.
“İnsanları yoruyor mu?”
— Beni bazen yoruyor. Çünkü herkes çok mutlu gibi görünüyor. Sonra gerçek hayatta konuşuyorsun kimsenin hayatı o kadar mükemmel değil.
“Sen mutlu görünmeye çalışıyor musun?”
— Güzel çıktığım fotoğrafı koyuyorum tabi, kötü çıktığımı niye koyayım?
Bu cevaba itiraz edecek kimse çıkmadı.
Sonrada masadaki herkes telefonundan en kötü çıktığı fotoğrafı göstermeye başladı.
Nasıl o konuya geldik oda ayrı mesele.
Not 6 – İstanbul ve Yalnızlıkİstanbul kalabalık ama insan bazen yalnız kalabiliyor mu?
— Tabi kalıyor.
Kalabalığın yalnızlığı azalttığını düşünmüyor.
— Hatta bazen daha çok hissettiriyor. Sokakta bin kişi var ama konuşacak birini arıyorsun. O yüzden çevre önemli. İki tane gerçekten sevdiğin insan olsun bazen yeter.
Bu bölüm biraz daha sessiz geçti.
Çünkü herkesin söyleyecek bir şeyi vardı ama galiba kimse çok uzatmak istemedi.
Sonra İstanbul’un hangi yakasının daha güzel olduğu tartışması başladı.
Ve bütün duygusallık yaklaşık otuz saniyede bitti.
— Avrupa Yakası.
“Neye göre?”
— Bana göre.
“Bu nasıl gerekçe?”
— Ben söylediysem yeterli gerekçe.
Masada itiraz eden oldu.
Tartışma çıktı ama ciddi değil.
Herkes kendi sevdiği tarafı savunuyor.
Birisi ulaşım dedi, birisi manzara dedi, öbürü yemek dedi.
Sonuç yine yok.
İstanbul tartışmalarının çoğu zaten sonuçlanmıyor.
Bir başka kısa konuşma:— Kendini en rahat nerede hissediyorsun?
— Evde.
— Mekan olarak soruyorum.
— Yine evde.
— Dışarıda?
— Arkadaşlarımın olduğu yerde.
— Yer önemli değil yani?
— Önemli ama insan daha önemli.
Bunu söyledikten sonra konu bir süre arkadaşlıklardan devam etti.
Travesti çevresinde dayanışma olup olmadığını sordum.
— Var tabi, ama herkes aynı değil. Bizide tek tip sanıyor insanlar bazen. Herkesin karakteri başka, düşüncesi başka. Kimisiyle çok iyi anlaşırsın kimisiyle hiç anlaşamazsın. Normal yani.
“Dışardan bakınca daha farklı mı görünüyor?”
— Dışardan herkes birbirini basitleştiriyor zaten. Tanımadığı şeyi bir kutuya koymak kolay geliyor.
Bu cümleyi yazarken bana baktı.
— Çok ciddi yazma ama.
“Niye?”
— Sonra beni filozof sanacaklar.
“Belki öylesindir.”
— Yok, hesabı görünce bütün felsefem bitiyor.
Not 7:
Sohbetin ciddi kısmı ne zaman uzasa mutlaka birisi şaka yaptı. Belki masanın dengesi buydu. Hayat konuşuldu ama hayat kadar ağır konuşulmadı. Bazı şeyler anlatıldı, bazısı yarım bırakıldı. Kimse diğerini zorlamadı.
Gece ilerledikçe meyhanenin sesi biraz değişti.
İlk geldiğimizde daha fazla tabak çatal sesi vardı. Sonra müzik daha belirgin gelmeye başladı. Bazı masalar kalkmış, bazıları hala oturuyordu.
Bizde kalkmayı konuşuyoruz ama kimse kalkmıyor.
“Hadi gidelim” deniyor.
Sonra yeni konu açılıyor.
On dakika geçiyor.
Yine “hadi kalkalım” deniyor.
Yine kalkılmıyor.
Bu yaklaşık üç dört kere tekrarlandı.
— Meyhaneden kalkmak zaten ayrı bi organizasyon, dedi.
Gerçekten öyleymiş.
— Büyük konuşmayayım ama zor.— En sevmediğin tarafı?
— Trafik, kalabalık, pahalılık. Üç tane söyledim ama olsun.
— En sevdiğin?
— Her an başka bişey çıkması.
— Meyhane mi gece kulübü mü?
— Sohbet edeceksem meyhane.
— Kalabalık arkadaş grubu mu iki üç kişi mi?
— İki üç kişi. Çok kişi olunca kimse kimseyi dinlemiyor.
— İstanbul gecesi tek kelime?
— Tek kelimeyle anlatamam.
— Bu cevap sayılmaz.
— O zaman soru sorma.
Son notumu mekandan çıktıktan sonra yazdım.
Sokakta yürürken hava içeriden daha serindi. Birkaç kişi kapının önünde konuşuyordu. Bizim masadakilerden bazıları taksi bakıyor, bazıları hala konuşmaya devam ediyordu.
Sohbet masada bitmemişti yani.
Kapının önüne taşmıştı.
Birisi “yarın erken kalkacam” dedi.
Kimse inanmadı.
“Saat kaçta?” diye sordular.
“Sekiz.”
Kahkaha çıktı.
Niye güldük bilmiyorum çünkü insan sekizde kalkabilir sonuçta.
Ama o anda komik geldi.
Defteri KapatırkenBu söyleşiden elimde çok düzgün cevaplar kalmadı açıkcası. Daha çok yarım cümleler, komik cevaplar, arada söylenmiş ciddi şeyler ve İstanbul üzerine yapılan küçük yorumlar kaldı.
Belkide olması gereken buydu.
Çünkü gerçek sohbet böyle bişey zaten. İnsan soru soruyor ama cevap başka yere gidiyor. Bir konu açılıyor ama sonu gelmeden öbürü başlıyor. Arada yemek yeniyor, biri telefonuna bakıyor, sonra masaya geri dönüyor.
Travesti olmak üzerine konuştuk ama sadece onu konuşmadık.
İstanbul’u konuştuk.
Arkadaşlığı konuştuk.
Yalnızlığı biraz.
Eski geceleri.
Yeni insanları.
Saçları bile konuştuk.
Ve tabi hesabın neden bu kadar geldiğini.
Sonunda herkes kendi yoluna gitti. İstanbul kaldı yine yerinde. Ertesi gün aynı kalabalık, aynı trafik devam etti muhtemelen. Ama bazı geceler insanın aklında mekan değil konuşulan iki üç cümle kalıyor. Bu geceden kalanlarda biraz öyle oldu işte.
“İnsan bazen çok bişey istemiyor aslında. Rahat oturacağı bi masa, sevdiği iki insan, konuşurken saate bakmayacağı bir akşam. Gerisi zaten bir şekilde oluyor.”
Defterdeki son satır ise çok kısa.
“Güzel geceydi. Biraz fazla konuştuk ama olsun.”
Altınada saati yazmışım.
Neden yazdım hiç bilmiyorum.

