Necla’yı ilk gördüğümde saat akşamın tam ne tarafındaydı hatırlamıyorum. Hani gündüz bitmiş ama gece de kendini tam belli etmemiş olur ya, öyle bir vakit. Gökyüzü griye dönmüş, vitrin ışıkları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Mecidiyeköy’ün o bitmeyen insan akışı devam ediyor ama herkes biraz yorgun görünüyordu.
Necla ise kalabalığın içinde hiç acele etmiyordu. Elinde küçük bir çanta, omzunda ince bir ceket vardı. İnsanlar yanından geçiyor, otobüsler yanaşıp kalkıyor, telefonlar çalıyordu. O bütün bunların arasında sanki kendi ritminde yürüyordu.
“Geç kaldın,” dedi beni görünce.
Aslında yalnızca yedi sekiz dakika gecikmiştim. Ama Necla zaman konusunda biraz tuhaftır. Kendisi yarım saat gecikebilir, karşısındaki beş dakika gecikince yüzünü buruşturur.
“Daha saat bile belli değil,” dedim.
Güldü.
“Saat belli de bizim akşam belli değil,” dedi.
O cümleyle başladı zaten gece.
Necla ile plan yaparken planın kendisi çok önemli değildir. Bir yere gideceğiz dersiniz, başka yerde oturursunuz. Bir kahve içeceğiz dersiniz, üç saat konuşursunuz. O akşam da aşağı yukarı böyle oldu.
Necla’nın “Bir Yere Oturalım” Cümlesi
Bir yere oturalım dedi. Neresi olduğunu söylemedi. Ben de sormadım açıkçası çünkü Necla’ya “Nereye?” diye sorduğunuzda genellikle cevap değişir.
Önce bir sokağa girdik. Sonra o sokağı beğenmedi. Geri döndük. Ardından karşı kaldırıma geçtik. Oradaki mekânın müziğini fazla yüksek buldu. Biraz daha yürüdük.
En sonunda küçük, fazla gösterişli olmayan bir yerde durdu.
“Burası olur,” dedi.
Neden orası oldu, hâlâ bilmiyorum.
İçeri girdik. Cam kenarında iki kişilik bir masa vardı. Necla dışarıyı görebileceği sandalyeyi hemen seçti. İnsanları izlemeyi seviyor. Bazen konuşurken bile karşıdaki insanı değil sokaktan geçenleri izler.
Garson geldi.
Necla çay söyledi.
Ben kahve.
Sonra bana dönüp:
“Sen kahveyi niye bu kadar seviyorsun?” dedi.
“Sen de çayı çok seviyorsun.”
“Benimki alışkanlık.”
“Benimki de.”
“Seninki özentilik.”
Durduk yere kavga çıkaracak gibi söyledi bunu. Sonra kendi söylediğine kendi güldü.
Alacakaranlıkta Başlayan O Garip Muhabbet
Masaya içecekler geldiğinde dışarıdaki ışık iyice azalmıştı. Camın karşı tarafında araç farları bir yanıp bir kayboluyordu. İnsanlar hızlı hızlı yürüyordu.
Necla bir süre sessiz kaldı.
Onu uzun süredir tanıyan biri için bu biraz gariptir. Çünkü Necla sessizliği seven biri değil.
“Ne oldu?” dedim.
“Hiç.”
Bu “hiç” cevabının arkasında mutlaka bir şey vardır.
Bir iki dakika sonra kendi başladı.
“Bazen çok yoruluyorum,” dedi.
Ne işten bahsetti ne insanlardan. Genel bir yorgunluktu sanki.
“İnsan sürekli kendini anlatmak zorunda kalınca yoruluyor. Bakışa cevap, soruya cevap, meraka cevap…”
Sonra çayından bir yudum aldı.
“Bazen hiçbir şeyi açıklamak istemiyorum.”
Bu sefer şaka yapmadı.
“İnsan bazen sadece oturmak istiyor. Kim olduğunun açıklamasını vermeden. Ne düşünüyorsun, neden böylesin, hayatın nasıl diye kimse sormadan. Çayını içip eve gitmek yani. Bu kadar basit.”
Bence akşamın en gerçek cümlesi buydu.
Necla’nın İnsan Okuma Meselesi
Necla’nın tuhaf bir özelliği var. Birini birkaç dakika izleyip onun hakkında küçük hikâyeler uyduruyor.
Yan masada telefonuna sürekli bakan bir adam vardı.
“Bu kesin birini bekliyor,” dedi.
“Belki işi vardır.”
“Yok. İş telefonu böyle kontrol edilmez.”
“Nasıl kontrol edilir?”
“Daha sinirli.”
Bunun bilimsel bir açıklaması yok tabii.
Beş dakika sonra adam kalktı ve kapının önünde biriyle buluştu.
Necla hemen bana baktı.
“Gördün mü?”
“Tesadüf.”
“Ben insan sarrafıyım.”
Ondan sonra sokaktan geçenlere yorum yapmaya başladı.
- Elinde çiçek taşıyan bir adam kesin özür dilemeye gidiyordu.
- Koşarak otobüse yetişmeye çalışan kadın eve geç kalmıştı.
- Telefonla yüksek sesle konuşan çocuk sevgilisiyle tartışıyordu.
- Sürekli vitrindeki yansımasına bakan genç ise ilk buluşmasına gidiyordu.
Bunların hiçbirini bilmiyorduk elbette. Ama Necla anlatınca sanki hepsinin geçmişini öğrenmiş gibi oluyorsunuz.
Bir Anda Değişen Hava
Kafeden çıktığımızda hava tamamen kararmıştı. Yağmur yoktu ama havada hafif bir nem vardı. Necla ceketini giydi.
“Biraz yürüyelim,” dedi.
Bu defa itiraz etmedim.
Kalabalığın arasına karıştık.
Mecidiyeköy zaten insanın birkaç adımda başka bir sahneye denk geldiği yerlerden biri. Bir köşede tartışan iki kişi, az ileride kahkaha atan gençler, kaldırım kenarında telefonuyla uğraşan biri…
Necla hepsine bakıyordu.
Bir ara durdu.
Ayakkabısının bağını düzeltti.
“Ben gençken böyle kalabalığı daha çok severdim,” dedi.
“Şimdi?”
“Şimdi insan seçiyorum.”
“Kalabalığın içinden mi?”
“Hayatın içinden.”
Böyle cümleleri arada bir söyler. Sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi başka konuya geçer.
Necla’nın Küçük Kuralları
Bir ara ona yıllardır değişmeyen huylarını sordum. Önce “Benim huyum yok” dedi. Ardından yaklaşık on dakika boyunca kendi kurallarını anlattı.
- Bir insan ilk buluşmada sürekli telefonuna bakıyorsa ikinci buluşma zor.
- Çay soğuduktan sonra içilmez.
- Gece çok öfkeli karar verilmez.
- Bir insan size kendini sürekli övüyorsa biraz mesafe gerekir.
- Ayakkabısı rahatsız eden yere ikinci kez gidilmez.
- Kimse için kendi karakterinden vazgeçilmez.
Son maddeyi söylerken sesi değişti.
“Bak bu önemli,” dedi.
“Hangisi?”
“Kendinden vazgeçmemek.”
Bir an eski bir şey hatırlamış gibiydi.
Sormadım.
Bazen insanın anlatmadığı şeyin peşine düşmemek gerekiyor.
Bir Sokak Lambasının Altındaki Temaşa
Yürürken küçük bir dükkânın önünde durduk. Necla vitrindeki büyük güneş gözlüklerine bakıyordu.
Gece olmuştu.
Güneş gözlüğü bakıyordu.
“Şunu alsam mı?” dedi.
“Gece takacaksan kesin al.”
“Dalga geçme.”
İçeri girmedi.
Bir süre vitrindeki kendi yansımasına baktı. Sonra saçını düzeltti.
“İnsan aynaya bakınca ne görüyor acaba?” dedi.
“Kendini.”
“O kadar basit değil.”
Gerçekten değildi belki.
Necla yıllarca başkalarının baktığı yerden kendine bakmış gibi konuşuyordu. Sonra bir noktada bundan vazgeçmiş.
“Eskiden herkes ne düşünüyor diye kafaya takardım,” dedi.
“Şimdi takmıyor musun?”
“Takıyorum.”
Güldüm.
“Ama daha kısa sürüyor.”
Bu cevap daha gerçekti zaten.
Gecenin İçinde Küçük Bir Mola
Bir süre sonra küçük bir büfenin önünde durduk. Necla su aldı. Ben bir şey istemedim.
Yan tarafta üç genç yüksek sesle konuşuyordu. Bir minibüs geçti. Kornalar birbirine karıştı.
Necla şişenin kapağını açıp bir yudum aldı.
“Biliyor musun,” dedi, “ben sessizlik istiyorum deyip sürekli en gürültülü yerlere gidiyorum.”
“Çünkü sessiz yerde sıkılıyorsun.”
“Olabilir.”
“Kesin.”
“Sen benim psikoloğum musun?”
“Hayır.”
“O zaman sus.”
İki saniye sonra kendisi konuşmaya devam etti.
Necla böyle işte.
İnsanların Baktığı Yer ile Necla’nın Baktığı Yer
Konuşma bir şekilde insanların bakışlarına geldi.
Necla bu konuda uzun uzun konuşmak istemiyor aslında. Çünkü yıllarca zaten yeterince konuşmuş.
“Biri bakınca hemen kötü düşünmüyorum artık,” dedi.
“Belki kıyafetimi beğendi. Belki tanıdığı birine benzetti. Belki hiçbir şey düşünmedi. İnsan zihni her bakışa hikâye yazıyor.”
Sonra biraz sustu.
“Ama kötü bakışı da tanıyorum tabii.”
O cümlenin devamını getirmedi.
Ben de getirmesini istemedim.
Bazen bir konuşmanın en doğru kısmı eksik kalan kısmıdır.
Necla’nın Çantasından Çıkan Şeyler
Bir ara telefonunu ararken çantasını tamamen boşalttı.
Masanın üzerine değil, kaldırım kenarındaki küçük bir bankın üstüne.
Çantadan neler çıkmadı ki.
- İki farklı ruj
- Üç tane eski fiş
- Küçük bir parfüm
- Telefon şarj kablosu
- Tek küpe
- Bir paket mendil
- Nereden geldiği belli olmayan küçük bir anahtar
- Katlanmış bir kâğıt
Kâğıdı görünce hemen aldı.
“O ne?” dedim.
“Hiç.”
Necla’nın ikinci “hiç”iydi.
Bu defa sormadım.
Telefon ise ceketinin cebindeymiş.
Yaklaşık beş dakika çantayı boşuna karıştırmış olduk.
Eski Bir Not
Biraz sonra kâğıdı kendi isteğiyle çıkardı.
Eski bir alışveriş listesinin arkasına birkaç cümle yazmış.
Tarihi yoktu.
“Ne zaman yazdın?” dedim.
“Hatırlamıyorum.”
Sonra bir kısmını okudu.
“Bir gün kendimi kimseye anlatmak zorunda kalmadan yaşayacağım. O gün geldi mi bilmiyorum ama artık eskisi kadar açıklama yapmıyorum.”
“Bunu niye yanında taşıyorsun?” dedim.
“Unutmamak için galiba.”
“Neyi?”
“Eski halimi.”
Kâğıdı tekrar katlayıp çantasına koydu.
İşte o an Necla’nın dışarıdan görünen neşeli tarafıyla içeride tuttuğu başka şeyler arasındaki mesafeyi biraz anladım.
Saat İlerledikçe Değişen Muhabbet
Akşam ilerledikçe konuşmalar daha da dağınık hale geldi. Bir ara yemek konuştuk. Sonra eski arkadaşlardan bahsettik. Ardından saç boyalarına geçtik.
Necla bir dönem saçını fazla açık renge boyatmış.
“Felaketti,” dedi.
“Fotoğraf var mı?”
“Var ama sana göstermem.”
“Niye?”
“Düşmanım değilsin daha.”
Bu “daha” kelimesi üzerinde biraz düşündüm.
Sonra ikimiz de güldük.
Aslında gecenin büyük kısmında böyle küçük konuşmalar vardı. Büyük laflar değil. Hayatı değiştirecek cümleler hiç değil.
Ama gerçek hayat zaten çoğunlukla böyle ilerlemiyor mu?
Biraz saçma konuşma, biraz ciddi mesele. Sonra bir anda kahkaha.
Necla’nın Gece İçin Üç Tavsiyesi
Vedalaşmadan önce “Bunu yazarsan üç şeyi yaz,” dedi.
Ne yazacağımı bilmiyordu tabii.
- Acele etme: Her gece bir yere yetişmek zorunda değilsin.
- Kendini başkasına göre değiştirme: İnsanların fikri sürekli değişiyor zaten.
- Eve dönüşünü düşün: Eğlenmek güzel ama gece sonunda rahat dönmek daha güzel.
Son maddeyi özellikle ciddi söyledi.
“Bak bunu yaz,” dedi.
“Yazarım.”
“Gerçekten yaz.”
“Tamam Necla.”
Gece Biterken
Vedalaşacağımız yere geldiğimizde Necla yine telefonuna baktı.
“Saat kaç olmuş?” dedi.
Söyledim.
“Nasıl geçti bu kadar?”
Bilmiyordum.
Gerçekten hızlı geçmişti.
Necla montunun yakasını düzeltti. Sonra çantasını omzuna taktı.
“Ben gidiyorum,” dedi.
“Git.”
“İnsan bir görüşürüz der.”
“Görüşürüz.”
“Şimdi de zorla söyledin.”
Yine güldü.
Bir iki adım attıktan sonra dönüp el salladı. Ardından kalabalığın içine karıştı.
Bir süre arkasından baktım.
Az önce saatlerce konuştuğunuz biri birkaç saniye içinde onlarca insanın arasında kayboluyor. Şehir hayatının en garip taraflarından biri bu belki.
Alacakaranlık Temaşasından Geriye Kalan
Travesti Necla ile Mecidiyeköy alacakaranlık temaşası denince akla büyük bir gece hikâyesi gelebilir. Oysa benim hatırladığım daha sade.
Bir çay.
Bir kahve.
Biraz yürüyüş.
Bir çantadan çıkan eski not.
Birkaç kahkaha.
Ve Necla’nın arada sırada hiç beklenmedik anda söylediği cümleler.
Belki gerçek hikâyeler zaten biraz böyle oluyor. Fazla süslü değiller. Başlangıçları bile tam belli olmuyor bazen. Sonra bir gece bitiyor ve insan bazı küçük ayrıntıları yıllarca hatırlıyor.
Ben o akşamdan en çok Necla’nın şu cümlesini hatırladım:
“İnsan kendini herkese anlatmak zorunda değil. Bazen sadece yaşamak yeter.”
Sonrası bildiğin gece işte. Kalabalık yine akıyordu. Arabalar yine geçiyordu. Birileri bir yerlere yetişiyordu.
Ben de yürümeye devam ettim.

