Melda’nın sabahları pek öyle filmlerdeki gibi başlamıyor. Alarm çalıyor, kapatıyor. Bir daha çalıyor, bu sefer telefonu yastığın altına koyuyor. Sonra nedense 7 dakika sonra kendi kendine uyanıyor.
O sabah da farklı olmadı.
Perdeyi açtığında Beylikdüzü griydi. Yağmur yağacak gibi ama yağmıyor. Hani insan dışarı çıkarken şemsiye alsa bütün gün boşuna taşıyacak, almasa kesin yağacak gibi bir hava.
Melda mutfağa geçti. Kahve yapacaktı fakat süt kalmamış.
“Dün markete neden girdim ben o zaman?”
Bunu yüksek sesle söyledi. Evde kendisinden başka kimse yoktu.
Dolabı açınca cevabı hatırladı. Çikolata almıştı. Makyaj temizleme suyu almıştı. Bir de indirimde diye hiç ihtiyacı olmadığı halde iki tane kupa almıştı.
Süt yok.
Kahveyi sade yaptı.
Beylikdüzü’nde Plansız Bir Sabah
Melda aslında o gün evden çıkmayı düşünmüyordu. Son birkaç gündür koşturmuştu ve biraz evde oturmak istiyordu. Ama insan evde kalacağım dediği gün nedense daha çok dışarı çıkası geliyor.
Saat 11’e yaklaşırken hazırlanıp dışarı çıktı.
Üzerinde siyah bir pantolon, geniş bir ceket vardı. Saçlarını da fazla uğraşmadan toplamıştı. Apartmanın kapısından çıkarken telefonuna baktı.
Arkadaşı Buse yazmış:
Melda: “Hiç.”
Buse: “O zaman buluşuyoruz.”
Melda telefona bakıp güldü.
İnsanların “hiçbir şey yapmıyorum” cümlesini neden “tamamen müsaitim” şeklinde algıladığını hiçbir zaman anlayamamıştı.
Önce Bir Kahve İçelim Denilen Buluşmalar
Beylikdüzü’nde bir kafede buluştular.
Buse her zamanki gibi geç geldi. Üstelik geç kaldığını kabul etmeyen insanlardandı.
“Daha yeni mi geldin?”
Melda önündeki yarısı bitmiş kahveye baktı.
“Evet. Kahve de benden önce gelmiş.”
Buse sandalyeye oturdu.
“Abartma ya, kaç dakika oldu?”
“Otuz iki.”
“Sen de saymışsın.”
“Saymadım. Mesajına baktım.”
İkisi de gülmeye başladı.
Buluşmanın ilk yarım saati zaten böyle geçti. Kim ne yapmış, kim kime ne demiş, geçen hafta gidilen mekanda neden müzik bu kadar yüksekti…
Sonra konu bir anda saç boyasına geldi.
Nasıl geldiğini ikisi de bilmiyordu.
Buse, Melda’nın saçlarını daha açık renge boyatması gerektiğini söylüyordu. Melda ise birkaç ay önce aynı şeyi yapıp iki hafta sonra pişman olduğunu anlatıyordu.
“Sen unutuyorsun ama ben unutmadım. Geçen sefer de sen söyledin.”
Buse birkaç saniye düşündü.
“Yakışmıştı ama.”
“İki hafta evden şapkayla çıktım.”
Bu noktadan sonra saç konusu kapandı.
Beylikdüzü Biraz Yürüyünce Başka Görünüyor
Kafeden çıktıklarında hava hâlâ kararsızdı.
Buse başka bir yere geçecekti. Melda ise eve dönmek yerine biraz yürümeye karar verdi.
Bazen aynı yerde yıllarca yaşasan bile yürüyerek dolaşınca başka ayrıntılar görüyorsun. Arabayla geçerken fark edilmeyen küçük dükkanlar, balkonuna gereğinden fazla çiçek koymuş bir apartman, camında üç yıldır aynı “Kiralık” kağıdı duran bir iş yeri…
Melda bunlara bakmayı seviyordu.
Telefonunu cebine koydu ve bir süre müzik bile açmadı.
İstanbul denince herkesin aklına sürekli bir telaş geliyor ama Beylikdüzü’nün bazı yerlerinde o telaş biraz azalıyor. En azından Melda öyle düşünüyordu.
Tam o sırada yağmur başladı.
Tabii ki şemsiyesi yoktu.
Sabah evden çıkarken kapının yanında görmüş, “Yağmaz bu” demişti.
Beş dakika sonra bir marketin tentesinin altında bekliyordu.
Yağmur Altında Tanımadığı Bir Adam
Yanında yaşlı bir adam vardı.
Adam gökyüzüne bakıp:
“Ben sabah hanıma söyledim yağacak diye.”
Melda önce kendisine mi konuşuyor emin olamadı.
Sonra “Haklıymışsınız” dedi.
Adam güldü.
“Elli senedir evliyiz, ilk defa bir konuda haklı çıktım. Eve gidince bunu özellikle söyleyeceğim.”
Melda da güldü.
Yağmur yaklaşık on dakika sürdü.
Adam giderken “Hadi kızım, geçmiş olsun ikimize de” dedi.
Neyin geçmiş olsun olduğunu Melda anlamadı ama “Size de” dedi.
İnsan Bazen Hiç Tanımadığı Biriyle Daha Rahat Konuşuyor
Öğleden sonra Melda’nın yapması gereken birkaç küçük işi vardı. Birini halletti, diğerini yarına bıraktı.
Zaten “yarın yaparım” denilen şeylerin büyük bölümü gerçekten yarın yapılmıyor ama o an bunu düşünmek istemedi.
Bir yerde oturup çay söyledi.
Yan masada iki kadın hararetli şekilde bir düğünü konuşuyordu. İstemeden kulak misafiri oldu.
Kimin kime altın takmadığı, gelinin neden erken kalktığı, damadın teyzesinin neden surat yaptığı…
Melda yaklaşık beş dakika sonra olayın bütün taraflarını öğrenmişti.
Telefonuna baktı.
Buse: “Damadın teyzesi?”
Melda: “Kesin suçlu.”
Bu saçma konuşma Melda’nın nedense çok hoşuna gitti.
“Sürekli Güçlü Görünmek de Yoruyor”
Akşama doğru yakın bir arkadaşı aradı. Uzun zamandır konuşmamışlardı.
Önce klasik şeylerden bahsettiler.
- İşler nasıl?
- Ev nasıl?
- Hayat nasıl?
Bu “hayat nasıl?” sorusu bazen gereğinden büyük bir soru oluyor.
Melda bir süre düşündü.
“Normal,” dedi.
Sonra kendi söylediğine güldü.
Normal ne demekti ki?
Bazı günler çok enerjik hissediyordu. Bazı günler kimseyle konuşmak istemiyordu. Bazen aynaya baktığında kendisini çok seviyordu, bazen de saçının tek bir teline sinir oluyordu.
Arkadaşı, “Sen hep çok rahatsın gibi görünüyorsun,” dedi.
Melda bu cümleyi daha önce de duymuştu.
“Yok be. Sadece her şeyi herkese anlatmıyorum. Bir de sürekli güçlü görünmek biraz yoruyor aslında. İnsan bazen saçma şeylere de üzülüyor.”
Arkadaşı güldü.
“Sen neye üzüldün?”
“Geçen gün aldığım avokado bozuk çıktı.”
İkisi de kahkaha attı.
Ciddi konuşmaların ortasına saçma bir şey sıkıştırmak Melda’nın huyuydu.
Akşam Olunca Plan Yine Değişti
Eve dönmeye karar verdiğinde saat düşündüğünden daha ileriydi.
Ama eve doğru giderken telefonuna başka bir mesaj geldi.
“Akşam çıkıyor muyuz?”
Melda ekrana baktı.
Sabah evden çıkarken planı yalnızca süt almaktı.
Sütü hâlâ almamıştı.
Kahve içmişti, Buse’yle buluşmuştu, yağmurda kalmıştı, hiç tanımadığı bir adamın elli yıllık evliliğinde ilk kez haklı çıktığını öğrenmişti ve tanımadığı insanların düğün kavgasında taraf tutmuştu.
Şimdi de akşam dışarı çıkması teklif ediliyordu.
“Bir saat sonra haber veririm,” diye yazdı.
Bu aslında Melda dilinde “büyük ihtimalle geliyorum” demekti.
Beylikdüzü’nde Gün Biterken
Akşam Beylikdüzü biraz daha hareketlenmişti. Arabalar çoğalmış, dükkanların ışıkları yanmıştı. Gün içinde sıradan görünen sokaklar gece başka bir havaya giriyor.
Melda eve doğru yürürken sabahı düşündü.
Aslında kayda değer hiçbir şey olmamıştı.
Büyük bir olay yoktu. Hayatını değiştiren bir karşılaşma yoktu. Film olsa kimse sonuna kadar izlemezdi muhtemelen.
Ama zaten insanların çoğu günü böyle geçmiyor mu?
- Bir kahve.
- Bir arkadaş.
- Biraz dedikodu.
- Beklenmedik yağmur.
- Tanımadığın bir insanın söylediği komik bir cümle.
Sonra akşam oluyor.
Apartmana girmeden önce markete uğradı.
Sepete sütü koydu.
Kasaya yaklaşırken gözü kupalara takıldı.
İndirim vardı.
Birini eline aldı, biraz baktı.
Sonra yerine bıraktı.
“Evde iki tane var zaten,” diye söylendi.
Kasadaki çocuk Melda’ya baktı.
Melda hiçbir şey olmamış gibi ödeme yaptı.
Eve çıktığında ilk işi kahve yapmak oldu. Bu kez sütlü.
Telefonunu masaya bıraktığında yeni bir mesaj geldi:
“Ee, geliyor musun?”
Melda kahvesinden bir yudum aldı.
Cevabı yazdı:
“Geliyorum. Ama geç kalabilirim.”
Aslında daha hazırlanmaya bile başlamamıştı.
Beylikdüzü’nde Melda’nın sıradan bir günü böyle bitti.
Daha doğrusu, gece yeni başlıyordu.

