Başak’ın Şişli’de 1 Gün Boyunca Saate Bakmama Deneyi
Bir gün boyunca saate hiç bakmadan yaşayabilir misiniz? İlk duyulduğunda pek zor görünmüyor. Sonuçta saat dediğimiz şey yalnızca zamanı gösteren küçük bir rakam. Fakat sabah alarmını kapattığımız andan gece yatağa girene kadar kaç kez telefondaki saate, bilgisayar ekranının köşesine, kol saatine veya sokaktaki dijital tabelalara baktığımızı düşününce iş biraz değişiyor. Trans Başak da tam olarak bunu merak etti ve kendisine basit görünen bir deney hazırladı: Şişli’de geçireceği bir gün boyunca saatin kaç olduğunu öğrenmeye çalışmayacaktı. Telefonu kullanabilecek, insanlarla konuşabilecek, dışarı çıkabilecek, kahve içebilecek, hatta sosyal medyaya girebilecekti. Tek yasak vardı; saate bakmak yoktu.
Başak’ın bu fikri ortaya atmasının nedeni bilimsel bir araştırma ya da büyük bir kişisel dönüşüm hedefi değildi. Bir akşam telefonunun ekran süresine bakarken gün içerisinde onlarca kez yalnızca saati kontrol etmek için telefonu eline aldığını fark etmişti. Daha ilginci, saate baktıktan birkaç dakika sonra kaç olduğunu unuttuğu için yeniden bakıyordu. “Bir ara kendimi yakaladım. Telefona baktım, kapattım, masaya koydum. Otuz saniye sonra tekrar açıp saate baktım. Az önce bakmışım zaten. O zaman dedim ki benim saatle nasıl bir meselem var?” diye anlatıyor.
Telefon kullanılabilir, dışarı çıkılabilir, mesajlara cevap verilebilir. Ancak gün boyunca hiçbir ekrandan, tabeladan veya saatten zaman öğrenilmeyecek. Başkasına “Saat kaç?” diye sormak da doğal olarak yasak.
Deney Daha Sabah Başlamadan Zorlaştı
İlk problem alarm oldu. Çünkü bir gün boyunca saate bakmayacaksanız sabah kaçta kalkacağınızı nasıl ayarlayacaksınız? Başak çözümü alarmı önceki gece kurmakta buldu. Telefon çaldığında ekranı mümkün olduğunca görmeden alarmı kapattı ve kalktı. İlk birkaç dakika gayet rahattı. Perdeleri açtı, mutfağa geçti, kahvesini hazırladı. Fakat kahve makinesinin başında dururken zihnindeki ilk soru geldi: “Acaba kaç?” Daha güne başlayalı birkaç dakika olmuştu ve Başak saati merak ediyordu.
Normalde insan saatin kaç olduğunu bildiğinde bunu pek önemsemiyor. Bilmediğinde ise zaman bir anda merak konusu haline geliyor. Başak mutfaktaki duvar saatini bir havluyla kapatmıştı. Telefonun üst bölümündeki saati görmemek için ekranı açarken dikkat etmesi gerekiyordu. Televizyonu açmak da riskliydi çünkü bazı kanallar ekranın köşesinde saat gösteriyordu. Bilgisayarı ise mümkün olduğunca kullanmamaya karar verdi. Deney daha ilk saatlerinde teknolojiden kaçış oyununa dönüşmüştü.
Başak kahvaltısını hazırlarken zaman tahminleri yapmaya başladı. Dışarıdaki ışığa bakıyor, apartmanın seslerini dinliyor ve kendi kendine “Herhalde dokuz civarıdır” diyordu. Sonra hemen kendisini uyarıyordu: Deneyin amacı zaten zamanı tahmin etmek değildi. Ama insan zihni boş durmuyor. Rakamı göremeyince bu kez çevredeki ipuçlarından rakam üretmeye çalışıyor.
Şişli’ye Çıkınca Saatten Kaçmak Daha da Zorlaştı
Evde kontrolü sağlamak nispeten kolaydı. Asıl mücadele Başak dışarı çıktığında başladı. Şişli’nin hareketli sokaklarında zaman her yerdeydi. Bir mağazanın ekranında saat görünebiliyor, otobüs durağındaki panel kaç dakika sonra araç geleceğini söylüyor, telefon bildirimleri ekrana düşüyor, insanlar “Üçte buluşalım” diye konuşuyordu. Başak daha önce hiç dikkat etmediği kadar fazla zaman göstergesi olduğunu o gün fark etti.
Mecidiyeköy tarafına yürürken telefonunu çantasına koydu. Normalde birkaç dakikada bir çıkarıp bakma alışkanlığı olduğunu söylüyor. Mesaj gelmese bile telefon kontrol ediliyor, ekran açılıyor, saat görülüyor ve tekrar kapatılıyor. O gün telefon çantada kalınca yürüyüşün garip biçimde daha uzun sürdüğünü hissetmiş. Gerçekte uzun mu sürdü, yoksa zamanı takip etmediği için mi öyle geldi bilmiyor.
“Saate bakmayınca zaman yavaşlamadı. Ama ben zamanın peşinden koşmayı bıraktığım için gün biraz daha uzunmuş gibi geldi.”
Başak’ın ilk durağı Şişli’de daha önce birkaç kez gittiği küçük bir kafeydi. İçeri girdi, kahvesini söyledi ve pencere kenarına oturdu. Tam rahatladığını düşünürken karşı duvarda büyük bir saat olduğunu fark etti. Refleks olarak başını çevirdi ama rakamları görmeden kurtulduğunu söylüyor. Ardından oturduğu yeri değiştirdi. Garsonun neden masa değiştirdiğini sorması üzerine “Saatle aramız bugün biraz bozuk” demiş. Garson birkaç saniye durup ne demek istediğini anlamaya çalışmış, sonra hiçbir şey sormadan uzaklaşmış.
Kahve Ne Kadar Sürdü?
Normal bir günde Başak kafeye oturduğunda ne kadar kaldığını biliyor. Kahve geldiğinde saate bakıyor, birkaç mesaj cevaplıyor, tekrar saate bakıyor ve ne zaman kalkacağına karar veriyor. Bu kez ortada böyle bir referans olmayınca kahvesini bitirdikten sonra bir süre daha oturdu. İnsanları izledi, dışarıdaki kalabalığa baktı ve telefonu çıkarmadan bekledi. Sonradan anlattığına göre deneyin en rahat kısmı tam olarak burasıydı. Çünkü ilk kez bir kafede “kaç dakikadır buradayım?” sorusunun cevabını bilmiyordu.
Ancak rahatlık uzun sürmedi. Bir noktada acıkmaya başladı ve bunun öğle saatinin geldiği anlamına gelip gelmediğini merak etti. İşte deney burada başka bir şeye dönüştü. Başak gününü saate göre değil, kendi bedeninin verdiği küçük sinyallere göre yaşamaya başladığını fark etti. Acıktığında yemek yiyecek, yorulduğunda oturacak, hava karardığında eve dönmeyi düşünecekti. Kulağa son derece doğal geliyor ama şehir hayatında pek çoğumuzun yaptığı şey tam tersi. Saat 12.30 olduğu için yemek yiyoruz, saat 17.00 olduğu için işi bırakıyoruz, saat 23.00 olduğu için uyumamız gerektiğini düşünüyoruz.
“Acıkınca saate bakıp yemek için uygun zaman olup olmadığını kontrol ediyormuşum. İnsan acıkmışsa yemek yer; bunun için ekrandan onay almaya neden ihtiyaç duyuyorum diye düşündüm.”
Şişli’nin Kalabalığı Başak’ın Saatine Dönüştü
Şişli’de günün farklı saatlerinde sokakların ritmi değişiyor. Sabah işe yetişmeye çalışan kalabalıkla öğleden sonra sokakta yürüyen insanların temposu aynı değil. Akşam yaklaştığında ise Mecidiyeköy, Halaskargazi ve çevresindeki hareketlilik başka bir şekle bürünüyor. Başak o gün rakamlara bakamadığı için zamanı insanlardan okumaya başladığını söylüyor. Öğle yemeği taşıyan kuryelerin çoğalması, kafelerin dolması, okuldan çıkan öğrenciler, iş yerlerinden çıkan insanların sokaklara karışması… Bunların her biri ona günün hangi bölümünde olduğunu yaklaşık olarak anlatıyordu.
Fakat bu yöntemin pek güvenilir olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Başak bir ara kalabalığa bakarak akşam saatlerinin yaklaştığını düşündü. Birkaç dakika sonra okuldan yeni çıkan öğrencileri görünce tahminini değiştirdi. Sonra güneşin konumuna bakmaya başladı. “Bir noktada kendimi 1800’lerde yaşayan biri gibi hissettim. Güneşe bakıp zaman hesaplamaya çalışıyorum. Telefon cebimde ama bakamıyorum. İnsan kendi kendine böyle saçma problemler yaratıyor işte,” diye gülüyor.
En Büyük Tehlike: Telefon Ekranı
Deney boyunca en zor şey kesinlikle telefondu. Başak birkaç kez gelen mesajlara cevap vermek zorunda kaldı. Her seferinde ekranın üst kısmına bakmamak için telefonu biraz aşağıdan tutuyordu. Fakat bir arkadaşından gelen mesaj bütün sistemi neredeyse bozdu: “Akşam 7 gibi müsait misin?” Başak mesajı okuyunca ne cevap vereceğini bilemedi. Çünkü saat yedinin ne kadar uzakta olduğunu bilmiyordu.
“Normalde ‘olur’ yazarsın ve saat yaklaşınca hazırlanırsın. Ben saat yaklaşmış mı, geçmiş mi hiçbir fikrim yok. Arkadaşıma ‘Bugün saat kullanmıyorum, hava kararmaya yakın yaz bana’ dedim. Bana önce soru işareti gönderdi. Sonra ‘Yine ne deniyorsun?’ yazdı.”
Başak’ın arkadaş çevresi onun zaman zaman böyle küçük deneyler yaptığını bildiği için fazla şaşırmamış. Ancak bu kez arkadaşından yardım istemesi deneyin kurallarını da tartışmalı hale getirmiş. Birinin “artık hazırlan” demesi dolaylı olarak saat bilgisi vermek sayılır mıydı? Başak sonunda buluşmayı başka güne bırakmaya karar vermiş. Böylece günün geri kalanında hiçbir yere yetişmek zorunda kalmayacaktı.
Bir Yere Yetişmek Zorunda Olmayınca Şişli Farklı Göründü
Başak’ın anlattığına göre günün en şaşırtıcı kısmı öğleden sonra başladı. Programında belirli bir saatte bulunması gereken hiçbir yer kalmayınca yürümeye devam etti. Normalde Şişli sokaklarında bir noktadan diğerine giderken en kısa yolu seçtiğini, o gün ise birkaç kez bilerek farklı sokaklara girdiğini söylüyor. Çünkü geç kalmak gibi bir kavram geçici olarak hayatından çıkmıştı.
Bir kitapçının önünde durdu, içeri girdi ve raflara baktı. Normalde “On dakikam var” diyerek hızlıca dolaşacağı yerde ne kadar içeride kaldığını bilmeden kitapları karıştırdı. Sonra yeniden yürüdü. Bir vitrinin önünde uzun süre durduğunu düşündü ama bunun gerçekten uzun olup olmadığını bilmiyordu. Beş dakika da olabilir, yirmi dakika da. Tam burada zaman algısının saatten bağımsız ne kadar değişken olduğunu fark etti.
“Sevmediğin bir yerde beş dakika yarım saat gibi geliyor. Keyif aldığın bir yerde yarım saat beş dakika gibi geçiyor. Saat ikisine de aynı şeyi söylüyor ama insan aynı yaşamıyor.”
Peki Başak Hiç Hile Yaptı mı?
Bu soruyu kendisine sorduğumuzda önce kesin bir şekilde “Hayır” diyor, ardından birkaç saniye düşünüp küçük bir itirafta bulunuyor. Bir kafeden çıkarken masanın üzerindeki fişe istemeden bakmış. Fişte işlem saati yazıyormuş. Rakamı tam olarak okuyamadan gözünü çevirmiş ama ilk haneyi gördüğünden şüpheleniyor. “Bence sayılmaz,” diyor. “Zaten beynim de hemen unutmaya çalıştı. İnsan hayatında ilk defa gördüğü bir rakamı unutmak için çaba harcıyor.”
Bir başka tehlike de telefon görüşmesi sırasında yaşanmış. Konuştuğu kişi “Ben birazdan toplantıya gireceğim” deyince Başak neredeyse “Saat kaçta?” diye soracakmış. Cümlenin yarısında kendisini durdurmuş. Gün ilerledikçe saate bakmamak kolaylaşsa bile zamanla ilgili konuşmaların günlük dilin ne kadar büyük bölümünü oluşturduğunu fark etmiş. “Sonra görüşürüz”, “birazdan”, “akşama doğru”, “geç kaldım”, “erken çıktım” gibi ifadelerin tamamı zaman üzerinden kuruluyordu.
Hava Kararınca Deneyin Havası Değişti
Akşamın geldiğini anlamak için saate ihtiyaç yoktu. Şişli’nin ışıkları yanmaya, dükkânların görüntüsü değişmeye ve sokaklardaki kalabalık başka bir ritme girmeye başlamıştı. Başak günün büyük bölümünü dışarıda geçirdikten sonra eve dönmeye karar verdi. İlginç olan, normalde eve dönerken ilk yaptığı şeylerden biri olan saate bakma isteğinin artık eskisi kadar güçlü olmamasıydı. Gün boyunca birkaç kez bu dürtüyü bastırınca telefonun ekranını kontrol etme alışkanlığı da biraz zayıflamıştı.
Eve ulaştığında deneyin bitip bitmediği konusunda kendi kendine yeni bir tartışma başlattı. “Bir gün boyunca” ifadesi tam 24 saat mi demekti, yoksa sabah kalkıştan gece uyuyana kadar mı? Başak ikinci seçeneği kabul etti. Çünkü bu noktada deney bilimsel olmaktan çoktan çıkmıştı ve kendi deyimiyle “Şişli sokaklarında saatlerden kaçma oyununa” dönüşmüştü.
Günün Sonunda Saate Baktığında Şaşırdı mı?
Gece artık uyumaya karar verdiğinde telefonu eline aldı ve gün boyunca özellikle kaçındığı yere baktı. Saat tahmin ettiğinden daha erkendi. Başak kendisini gece çok geç olmuş gibi hissediyordu. Gün içerisinde zamanı kontrol etmediği için sanki normalden çok daha uzun bir gün yaşamıştı. Aslında güne ekstra saat eklenmemişti. Değişen tek şey, günün sürekli küçük parçalara bölünmemesiydi.
Başak bunu şöyle anlatıyor: “Normalde saat 11.20, sonra 12.10, sonra 13.45 diye günü bölüyorum. O gün sabah vardı, öğlen vardı, akşam vardı. Aradaki rakamlar yoktu. Belki o yüzden daha uzun geldi.”
Başak artık telefonu yalnızca saati görmek için eline aldığını fark ettiğinde hemen tekrar bırakmaya çalışıyor. Her gün saate bakmadan yaşamıyor ama birkaç dakikada bir kontrol etmenin de kendisine hiçbir şey kazandırmadığını düşünüyor.
Şişli’de Saatsiz Bir Gün Başak’a Ne Öğretti?
Başak’ın Şişli’de bir gün boyunca saate bakmama deneyi hayatını kökten değiştirmedi. Ertesi sabah yine alarm kurdu, randevularına saat belirledi ve günlük düzenine geri döndü. Zaten modern şehir hayatında saati tamamen bırakmak pek gerçekçi değil. İşe gitmek, randevuya yetişmek, toplu taşımayı kullanmak veya biriyle buluşmak için zamana ihtiyacımız var. Ancak deney ona başka bir şeyi fark ettirmiş: Saati kullanmakla sürekli saati kontrol etmek aynı şey değil.
Gün içerisinde gerçekten bilmemiz gereken zamanlar var. Bir de hiçbir nedeni olmadığı halde ekrana bakıp “Saat kaç olmuş?” dediğimiz anlar. Başak’ın merak ettiği de tam olarak bu ikinci alışkanlıktı. Şişli gibi insanların sürekli bir yerlere yetişmeye çalıştığı hareketli bir yerde bunu denemek ise işin ironik tarafıydı. Çevresindeki herkes saatle yarışırken Başak bir günlüğüne yarıştan çıkmıştı.
Deneyi yeniden yapıp yapmayacağını sorduğumuzda ise cevabı oldukça net: “Yaparım ama pazar günü yaparım. Pazartesi Şişli’de saate bakmadan dolaşırsan kişisel gelişim yaşamazsın, büyük ihtimalle işe geç kalırsın.” Ardından gülerek ekliyor: “Bir de duvar saatlerini örtmekle uğraşmayacağım. Evimde kaç tane saat olduğunu o gün öğrendim.”
Belki Bir Gün Saate Değil, Güne Bakmak Gerekir
Başak’ın küçük deneyi büyük sonuçlar çıkarmak için yapılmadı. Ama günlük hayatta otomatik olarak yaptığımız davranışların ne kadar farkında olduğumuzu sorgulatıyor. Sabah kalkar kalkmaz saate bakmak, birkaç dakika sonra tekrar kontrol etmek, bir yere yetişmeyecek olsak bile zamanı takip etmek artık düşünmeden yaptığımız hareketlerden biri. Telefonlar hayatımıza girdikçe saat de kolumuzdan çıkıp sürekli elimizde tuttuğumuz ekranın içine taşındı.
Şişli’nin kalabalığında geçirdiği o günün sonunda Başak için değişen şey zamanın kendisi değildi. Bir gün yine 24 saatti. İnsanlar işe gidiyor, trafik akıyor, kafeler doluyor ve akşam olduğunda sokakların ışıkları yanıyordu. Başak yalnızca bütün bunların hangi dakika içerisinde gerçekleştiğini bilmiyordu. Görünüşe göre dünya bundan pek etkilenmedi.
“Saate bakmadığım gün zaman durmadı. Sadece ben sürekli arkasından koşmayı bıraktım.”

