Bostanci - İstanbul Travesti

Bostancı Travestilerinin Parnasizm Söyleşisi

Masada dört kişi vardı ama konuşan sanki beşinci birisiydi, şiirin kendisi yani. Bir ara bunu düşündüm. Çünkü herkes sustuğunda bile konu bitmiyordu, bardakların arasında duruyordu sanki. Parnasizm konuşmak için özellikle buluşmuş değiller aslında. En azından masaya ilk oturulduğunda böyle bir niyet yoktu. Kahve söylendi, birisi çantasından ince bir kitap çıkardı ve her şey ondan sonra biraz değişti.

“Şiirin fazla duygusal olması beni yoruyor” dedi Derya.

Bu cümleyle başladı.

Selin hemen itiraz etti.

“Duygusuz şiir olur mu?”

Sonra masa ikiye bölünmedi ama iki ayrı fikir oluştu. Biri şiirin insanın içini dökmesi gerektiğini savunuyor, öbürü şairin biraz geri çekilmesini. Ben ise defteri açmış not alıyorum ama bazı cümleleri yetiştiremiyorum. Belki böylesi daha iyi. Her konuşmayı kelimesi kelimesine kaydetmek zaten sohbetin ruhunu öldürüyor biraz.

“Şiir her zaman şairin ağladığı yer değildir. Bazen şair geri çekilir, görüntü tek başına kalır ve şiir belkide orada başlar.”

Bir Kahvenin Ortasında Parnasizm Nereden Çıktı?

Asıl mesele buydu bence. Normal bir akşam sohbetinde Parnasizm nasıl masaya geldi?

Kitabı çıkaran Ece’ydi. Eski şiirlerin olduğu küçük bir seçki. Sayfaların bazı yerlerini kurşun kalemle çizmiş. Kenarlarda notlar var. Bazıları yıllar önce yazılmış belli, çünkü kendi yazdıklarını bile okuyamadı.

Ece: Ben aslında bu kitabı getirmeyecektim. Çantada kalmış.

Derya: Üç haftadır mı çantanda?

Ece: Olabilir.

Selin: Kitap okumuyorsun yani, taşıyorsun.

Ece: Kitap taşımak da kültürel faaliyet.

Gülüşmeler oluyor.

Sonra kitap masanın ortasına bırakılıyor. Birkaç sayfa çevriliyor ve konuşma şiirde biçim meselesine geliyor. Oradan Parnasizm. Kim attı ilk kelimeyi ortaya tam hatırlamıyorum. Zaten sohbetler böyle oluyor, başlangıç noktasını sonradan bulamıyorsun.

Parnasizm Duyguyu Gerçekten Dışarıda mı Bırakıyor?

Parnasizm denildiğinde masadaki ilk tartışma “duygu” üzerinden oldu. Sanat için sanat anlayışı, biçim kusursuzluğu, nesnellik ve dış dünyanın ayrıntılı biçimde ele alınması konuşuldu.

Ama ders anlatır gibi değil.

Zaten kimsenin niyeti edebiyat sınavına hazırlanmak değildi.

Selin: Ben şu duygusuzluk meselesini anlamıyorum. İnsan yazıyorsa zaten kendisinden bir şey koyuyor.

Derya: Koyuyor ama göstermek zorunda değil.

Selin: Nasıl?

Derya: Mesela yağmuru anlatıyorsun. “Çok üzgünüm, yağmur yağıyor” demek zorunda değilsin. Kaldırımdaki suyu anlatırsın, boş sandalyeyi anlatırsın. Okuyan zaten hisseder.

Ece: Hatta belki daha çok hisseder.

Burada kısa bir sessizlik oluyor.

Masaya yeni kahveler geliyor.

Konuşma birkaç dakika dağılıyor. Kim ne söylemişti unutuluyor, sonra yeniden toparlanıyor.

Parnasizmin masada en çok ilgi çeken tarafları kabaca şunlar oluyor:

  • Şiirde biçime ve estetik kusursuzluğa önem verilmesi,
  • sanatın doğrudan toplumsal fayda üretmek zorunda görülmemesi,
  • şairin kişisel duygularını mümkün olduğunca geri planda tutması,
  • dış dünyanın ayrıntılı ve gözleme dayalı biçimde ele alınması,
  • tarih, mitoloji, doğa ve uzak coğrafyalardan beslenebilmesi,
  • sözcük seçiminin rastlantıya bırakılmaması.

Liste böyle yazılınca okul kitabı gibi duruyor farkındayım. Masada hiç böyle konuşulmadı tabi.

Mesela “estetik kusursuzluk” yerine Derya, “kelimeyi yanlış yere koyduğunda şiirin ayağı masaya takılıyor gibi oluyor” dedi.

Bence daha iyi bir tanım hatta.

“Şair Neden Her Şeyi Kendisi Üzerinden Anlatmak Zorunda?”

Soruyu Melis soruyor. O ana kadar en az konuşan oydu. Bir süre sadece dinlemişti.

Melis: Sosyal medyada da böyle değil mi artık? Her şey “ben”. Ben bugün ne hissettim, ben ne yaşadım, benim hikâyem, benim kahvem, benim yalnızlığım.

Selin: Kahvenin ne suçu var?

Melis: Kahve masum.

Yine gülüşülüyor.

Fakat soru masada kalıyor.

Gerçekten de modern anlatının önemli kısmı ben merkezli. Şiir, günlük, sosyal medya paylaşımı hatta fotoğraf bile çoğu zaman anlatanın kendisine dönüyor. Parnasist tavır ise burada başka bir pencere açıyor sanki. Şairi tamamen yok etmiyor belki ama onu görüntünün önünden çekiyor.

“Belki iyi bir şiirde şair odadan çıkar. Masayı, pencereyi, ışığı bırakır. Okur içeri girdiğinde kimin ağladığını bilmez ama birinin ağladığını hisseder.”

Ece: İşte bu güzel.

Selin: Ama yine duyguya geldik.

Derya: Duyguyu kovmuyoruz zaten. Kapının arkasına saklıyoruz.

Selin: Zavallı duygu.

Kusursuz Biçim Diye Bir Şey Var mı?

Parnasizm konuşulunca biçim meselesinden kaçmak mümkün değil. Fakat masadaki herkes “kusursuzluk” kelimesine biraz mesafeli.

Melis: Kusursuz şiir bana biraz korkunç geliyor.

Ece: Niye?

Melis: Çünkü insan kusurlu. Çok düzgün bir şey gördüğümde bazen insan eli değmemiş gibi geliyor.

Derya: Ama Parnasizmde mesele steril olmak değil ki.

Melis: Biliyorum. Yinede kusursuzluk fikri yoruyor beni.

Bu cümle ilginç bir tartışmaya dönüştü. Kusur gerçekten sanatın parçası olabilir mi?

Bir kelimenin bilerek tekrar edilmesi.

Bir cümlenin beklenmedik yerde kesilmesi.

Ritmin aniden bozulması.

Modern okurun sevdiği şeyler bunlar biraz.

Oysa Parnasist şiirde işçilik daha görünür. Şair sanki bir heykeltıraş gibi davranıyor. Taşı yontuyor, yeniden bakıyor, bir parça daha alıyor. Sonunda ortaya çıkan şey tesadüf gibi görünse bile arkasında uzun bir çalışma bulunuyor.

Şiir Yazmak mı, Şiiri İşlemek mi?

Muhabir: Sizce şiir bir anda mı yazılmalı yoksa üzerinde uzun uzun çalışılmalı mı?

Ece: İkisi de.

Muhabir: Çok güvenli cevap.

Ece: Ne yapayım doğru cevap bu. İlk şey bir anda gelir ama sonra çalışırsın.

Derya: Ben bazen ilk yazdığım halini daha çok seviyorum.

Melis: Çünkü bozuyorsun sonra.

Derya: Evet. Düzelte düzelte öldürdüğüm çok cümle var.

Selin: Mezarlığın vardır senin.

Derya: Word dosyası olarak var.

Masada yine kahkaha.

Bu noktada Parnasistlerin şiir üzerinde gösterdiği titizlik konuşuluyor. Sözcük yalnızca anlamı için değil sesi, ritmi ve diğer kelimelerle kurduğu ilişki içinde değerlendiriliyor.

  1. İlk görüntü veya düşünce ortaya çıkıyor.
  2. Şair bunu kelimelere dönüştürüyor.
  3. Gereksiz ifadeleri ayıklıyor.
  4. Ses ve ritim üzerinde yeniden düşünüyor.
  5. Görüntünün yeterince açık olup olmadığına bakıyor.
  6. Bazen başladığı yere geri dönüyor ve yarısını siliyor.

Selin: Altıncı madde benim bütün yazı hayatım.

Parnasizm ile Romantizm Aynı Masaya Otursa

Bu soru biraz eğlence olsun diye ortaya atılıyor.

Parnasizm ile Romantizm iki insan olsaydı ve aynı masada otursaydı ne konuşurlardı?

Derya: Beş dakikada kavga ederlerdi.

Ece: Bence Romantizm ağlardı.

Selin: Yine Romantizme haksızlık.

Melis: Parnasizm de masadaki bardağın ışığı nasıl kırdığını anlatırdı yarım saat.

Derya: Sonra bardağın oranlarını beğenmeyip başka bardak isterdi.

Bu hayali masa bir süre devam ediyor.

Romantizm duygularını açıkça anlatıyor. Parnasizm biraz mesafeli duruyor. Romantizm dışarıdaki yağmuru kendi ruh haliyle ilişkilendirirken Parnasizm yağmur damlasının pencere üzerindeki biçimine bakıyor gibi bir benzetme yapılıyor.

Tabiki bu biraz karikatürize edilmiş bir ayrım.

Edebiyat akımları cetvelle ayrılmıyor çünkü. Birinin bittiği yerde öbürü bir anda başlamıyor. İnsanlar, dönemler ve metinler birbirine karışıyor.

Masadaki Bardak Bir Parnasist Şiire Girseydi

Sonra garip bir oyun oynuyoruz.

Masadaki sıradan bir kahve bardağını Parnasist bir şair nasıl anlatırdı?

Melis: “Kahvem soğudu ve kalbim kırık” diyemez.

Selin: Niye diyemesin?

Melis: Parnasist kartını iptal ederler.

Ece: Kartı kim veriyor?

Melis: Parnasizm Genel Müdürlüğü.

Bu noktada konuşma tamamen dağılıyor.

Sonra ciddi olmaya çalışıyoruz.

Bardağın yüzeyindeki ışık, porselenin rengi, kahvenin üzerinde kalan ince iz, tabağın kenarındaki küçük gölge… Duyguyu doğrudan söylemeden görüntüyü tarif etmek.

İşte burada herkes aynı noktada buluşuyor.

Bazen nesneyi gerçekten görmek gerekiyor.

“İnsan çoğu şeye bakıyor ama çok az şeyi gerçekten görüyor. Şiir belkide bakmakla görmek arasındaki o küçük mesafede.”

Travesti Deneyimi ile Şiirin Bakışı Üzerine

Sohbet bir noktada kimlik ve görünürlük meselesine geliyor. Bu özellikle planlanmış değildi. Zaten masanın en ciddi konuşması da buradan çıktı.

Melis: İnsanların sana bakmasıyla seni görmesi aynı şey değil.

Bu cümleden sonra kimse hemen konuşmuyor.

Selin: Evet. Çok bakılabilirsin ama hiç görülmeyebilirsin.

Ece: Belki şiirde de aynı şey var.

Derya: Nasıl?

Ece: Bir şeyi uzun uzun tarif etmek onu gördüğün anlamına gelmiyor. Ayrıntıyı fark etmek başka.

Burada Parnasizmin gözlem fikri farklı bir anlam kazanıyor. İnsanlara, nesnelere ve hayata bakarken onları hazır kalıpların içine yerleştirmemek meselesi konuşuluyor.

Çünkü insan zihni biraz tembel.

Gördüğü şeyi hemen isimlendiriyor.

İsimlendirdikten sonra da baktığını sanıyor.

Oysa bazen isim ortadan kalkınca ayrıntılar çıkıyor.

  • Bir insanın konuşurken ellerini nasıl kullandığı,
  • kahkahanın hemen ardından yüzünde oluşan kısa sessizlik,
  • bir cümleyi söylemeden önce verdiği küçük ara,
  • saçını düzeltirken düşünmeye devam etmesi,
  • masadan kalkmak istediği halde konuşmayı bitirememesi.

Bunlar küçük şeyler.

Ama insan zaten biraz küçük şeylerin toplamı değil mi?

“Bizi Bir Şiirde Nasıl Anlatırdın?”

Soruyu Selin bana soruyor.

Hazırlıksız yakalanıyorum.

Selin: Hadi bakalım. Bu kadar not alıyorsun. Parnasist gibi bizi anlat.

Muhabir: Yapamam.

Selin: Niye?

Muhabir: Çünkü şu an dört kişi bana bakıyor ve sınavdaymışım gibi hissediyorum.

Derya: Duygularını anlatma. Parnasistsin.

Yine gülüyorlar.

Masaya bakıyorum.

Dört fincan.

Birinin dibinde kahve kalmış.

Kitap açık duruyor.

Sayfanın köşesi hafif kıvrılmış.

Bir telefon ekranı aşağı dönük.

Masada iki farklı renkte oje.

Bir kalem kapağı kayıp.

Camda içerideki ışığın yansıması var.

Bunları söylüyorum.

Selin: Fena değil.

Derya: Ama şiir değil.

Muhabir: Zaten gazeteciyim.

Ece: Kurtardın kendini.

Şiirde Güzellik Mecburiyet mi?

Konuşma estetikten güzelliğe dönüyor.

Parnasizm biçimsel güzelliği önemsiyor ama güzel olan nedir?

Selin: Bence çirkin bir şeyi güzel anlatabilirsin.

Melis: O zaman çirkin olmaktan çıkar mı?

Selin: Hayır. Belki daha görünür olur.

Derya: Güzel anlatmakla güzelleştirmek farklı.

Bu cümle masada seviliyor.

Ben de deftere çizgi çekiyorum altına.

Bir şeyin estetik biçimde anlatılması onun kusurlarını saklamak anlamına gelmeyebilir. Tam tersine kusuru daha belirgin hale getirebilir.

Eski bir duvarı düşün.

Boyası dökülmüş.

Çatlak var.

Parnasist bakış belki o çatlağı kapatmaz. Çatlağın biçimini tarif eder.

Oraya düşen ışığı.

Rengin değiştiği yeri.

Duvarın zamanla aldığı yüzeyi.

Birden sıradan duvar artık yalnızca duvar değildir.

Sanat Sanat İçin midir Gerçekten?

Beklediğim tartışma sonunda geliyor.

Sanat için sanat.

Melis: Ben buna tam katılamıyorum.

Derya: Neden?

Melis: Çünkü sanat toplumdan tamamen ayrı değil. Sen ne kadar “ben sadece güzellik üretiyorum” desen de yaşadığın çağ içine giriyor.

Ece: Ama sanatın görevli olması da rahatsız edici.

Selin: Aynen. Şiirin işe gitmesi gerekmiyor.

Derya: Sabah dokuz akşam altı şiir.

Selin: Öğle arasında metafor.

Yine ciddiyet bozuluyor.

Ama tartışmanın özü kaybolmuyor.

Sanatın toplumsal bir görevi olmak zorunda mı?

Bir şiir yalnızca güzel olduğu için var olabilir mi?

Okuru değiştirmeyen, mesaj vermeyen, hiçbir problemi çözmeyen bir şiir değersiz midir?

Masada ortak bir cevap çıkmıyor.

Çıkması da gerekmiyor zaten.

“Sanat bazen dünyayı değiştirmez. Sadece dünyaya birkaç dakika başka türlü bakmamızı sağlar. Belki buda yeter.”

Eski Bir Akım Bugünün İnsanına Ne Söyler?

Parnasizm 19. yüzyılın edebi tartışmalarından çıkmış olabilir ama masadaki konuşma sürekli bugüne dönüyor.

Çünkü biçim meselesi hâlâ burada.

Görünüş meselesi burada.

İçerik ile estetik arasındaki gerilim burada.

Sosyal medyada bile.

Ece: Instagram biraz Parnasist olabilir mi?

Melis: Sakın.

Ece: Düşünsene. Görüntü, estetik, kompozisyon…

Derya: Ama çok kişisel.

Selin: Parnasist kahvaltı fotoğrafı.

Melis: Yumurtanın biçim kusursuzluğu.

Derya: Domatesin nesnel tasviri.

Gülmekten konuşma yine duruyor.

Ama aslında kötü bir soru değildi.

Bugünün görsel dünyasında estetik neredeyse her yerde. İnsanlar yediği yemeğin bile ışığını ayarlıyor. Fotoğrafın köşesindeki gereksiz nesneyi kaldırıyor. Rengi düzeltiyor.

Biçim hiç olmadığı kadar önemli belki.

Fakat biçim çoğaldıkça gerçekten bakıyor muyuz, orası biraz karışık.

Bir Şiiri Güzel Yapan Küçük Şeyler

Herkese aynı soruyu soruyorum: Bir şiirde ilk neye dikkat ediyorsunuz?

Cevaplar farklı.

  • Derya: Ritme.
  • Selin: İlk iki dizeye.
  • Ece: Görüntü oluşturmasına.
  • Melis: Son dizeye.

Muhabir: Son dize neden?

Melis: Çünkü kötü bir son bütün şiiri bozabiliyor.

Selin: İlişkiler gibi.

Derya: Her şeyi ilişkilere bağlamayalım bugün.

Selin: Parnasist biçimde bağladım.

Gecenin Sonuna Doğru Parnasizm Biraz Dağılıyor

Saat ilerledikçe konuşmanın akademik tarafı azalıyor. Zaten başından beri çok akademik değildi ama artık iyice değil.

Kitap hâlâ masada.

Kimse okumuyor.

Bir ara başka bir şarkıdan konuşuluyor. Sonra eski filmler. Sonra birinin geçen hafta yaşadığı saçma bir olay.

Parnasizm arada yeniden masaya geliyor.

Sonra gidiyor.

Belki iyi sohbet böyle bir şey. Konuya sadık kalmıyor.

Bir düşünce diğerini çağırıyor.

Bir cümle başka bir kapıyı açıyor.

Bazen başladığın yere dönemiyorsun.

Kimse de dönmek istemiyor zaten.

Herkesten Tek Cümlelik Parnasizm

Gitmeden önce son bir şey istiyorum.

“Parnasizmi tek cümleyle anlatın.”

İtiraz ediyorlar.

Derya: Bütün akımı tek cümleye mi sıkıştıracağız?

Muhabir: Evet.

Selin: Çok anti-Parnasist bir talep.

Yine de cevaplıyorlar.

Derya: “Duygunun bağırmadan da duyulabileceğini bilen şiir.”

Selin: “Kelimeyi yerine koyana kadar rahat etmeyen biraz takıntılı edebiyat.”

Ece: “Şairin kendisinden çok baktığı şeyi göstermeye çalışması.”

Melis: Bir süre düşünüyor.

Sonra fincanına bakıyor.

Melis: “Güzelliğin bazen açıklamaya ihtiyacı olmadığını düşünen şiir.”

Kimse birkaç saniye konuşmuyor.

Selin: Sen bunu önceden düşündün.

Melis: Hayır.

Selin: Kesin düşündün.

Masada Kalanlar

Söyleşi bittiğinde masada çok fazla şey yoktu aslında.

Dört boş fincan.

Açık kalmış bir kitap.

Birkaç buruşturulmuş peçete.

Kalem.

Telefonlar.

Ve söylenmiş ama artık kimin söylediğini hatırlamadığım bazı cümleler.

Parnasizm hakkında kesin bir sonuca vardık mı?

Hayır.

Belki zaten edebiyat konuşmasının amacı sonuç değildir.

Bir akımı öğrenmek için maddeler ezberlenebilir. Temsilcileri okunur, özellikleri sıralanır. Bunlar kolay tarafı. Zor olan bir edebiyat fikrini bugünün hayatına değdirince ne olduğunu görmek.

Şair gerçekten geri çekilebilir mi?

Duygu saklandığında daha mı güçlü olur?

Güzellik kendi başına yeterli mi?

Kusursuzluk sanatı güzelleştirir mi yoksa insanı ondan uzaklaştırır mı?

Kimsenin net cevabı yoktu.

Benimde yok.

“Bazı sohbetlerden cevapla kalkmazsın. Eve birkaç yeni soruyla dönersin. Belki iyi bir edebiyat gecesinin ölçüsüde budur.”

Kitabı Ece tekrar çantasına koydu.

Selin: Bir üç hafta daha orada kalır artık.

Ece: Kültürel faaliyet devam ediyor.

Son kahkaha buydu.

Sonra herkes toparlandı.

Parnasizm masada kaldı mı bilmiyorum. Belki bizimle çıktı, belki açık kitabın kapatılmasıyla konu gerçekten bitti.

Ama giderken Melis’in söylediği bir cümleyi tekrar düşündüm.

İnsanların sana bakmasıyla seni görmesi aynı şey değil.

Şiir içinde böyle olabilir.

Hayat içinde.

Belki bir akşam boyunca konuştuğumuz bütün o biçim, görüntü, nesnellik ve estetik meselesinin altında da bu vardı zaten.

Bakmak kolay.

Görmek biraz daha uzun sürüyor.

Muhabir: Bu akşam neden Parnasizm konuşuyoruz?

Derya: Aslında özellikle konuşalım diye gelmedik. Zaten bu tip şeyler planlanınca biraz tatsız oluyor. Ece kitabı çıkardı masaya, sonra şiir konuşulmaya başlandı. Bir yerde Parnasizm dedi biri. Kim dedi hatırlamıyorum bile.

Ece: Ben demedim sanırım.

Selin: Sen demişsindir. Kitabı da sen getirdin.

Ece: Kitabı getirmek suç değil.

Melis: Üç haftadır çantanda taşıyormuşsun ama.

Ece: O ayrı mesele.

Masada ilk kahkaha burada çıktı. Sonrasında konu biraz ciddi, biraz da dalga geçerek devam etti. Kimse edebiyat dersi verir gibi konuşmak istemiyordu. Zaten böyle konuşunca mesele daha gerçek oluyor bence. Birisi bir şey söylüyor, diğeri itiraz ediyor. Sonra söylediğini biraz geri alıyor. İnsan konuşurken fikrini değiştiriyor çünkü, yazıda o kadar belli olmuyor bazen.

“Şiir bazen duyguyu anlatmaz, etrafını anlatır. Sen zaten ortada ne olduğunu anlarsın.”

Muhabir: Peki Parnasizm denildiğinde ilk aklınıza gelen şey ne?

Selin: Soğuk şiir.

Derya: İşte ben buna katılmıyorum.

Selin: Daha başlamadık bile.

Derya: Ama yanlış başladın.

Selin: Tamam, buyurun düzeltiyorum. Mesafeli şiir.

Derya: Bu biraz daha iyi.

Ece: Benim aklıma işçilik geliyor.

Muhabir: Nasıl bir işçilik?

Ece: Kelimeyi rastgele koymamak. Bir kelime oraya niye geldi, sesi nasıl, ritmi bozuyor mu. Bunlarla uğraşmak. Bazen insan bir cümleyi yazıyor, anlam olarak güzel ama sesi kötü geliyor. Onu değiştiriyorsun.

Melis: Sonra ilk hali daha iyiymiş diyorsun.

Ece: Evet. Çok olur o.

Derya: İnsan düzelte düzelte öldürüyor bazen yazdığını.

Selin: Senin dosyalarda toplu mezar vardır.

Derya: Word belgeleri biçiminde evet.

Konuşma tam ciddi bir yere gelirken birinin mutlaka şaka yapması masanın alışkanlığı gibiydi. Ama konu yine yerine dönüyordu. Parnasizmin şiirde biçim, ölçü, görsellik ve dış dünyanın ayrıntılı anlatımı üzerine kurduğu yaklaşım masadakilerin ilgisini çekiyordu. En fazla da şu mesele: Şair kendisini ne kadar göstermeli?

Muhabir: Şair şiirin içinde görünmemeli mi sizce?

Melis: Görünmesin demek çok kesin. İnsan yazıyorsa zaten bir şekilde orada.

Derya: Ama sürekli “ben” demesi gerekmiyor.

Selin: Peki insan kendi acısını yazmayacak mı?

Derya: Yazsın. Ama “çok üzgünüm” demeden de yazabilir.

Selin: Nasıl?

Derya: Mesela boş bir sandalyeyi anlatır. Masada iki bardak vardır ama bir kişi oturuyordur. Okuyan zaten bir şey olduğunu hisseder.

Ece: Bence daha etkili bile olabilir.

Melis: Çünkü okuyucuya biraz alan bırakıyor.

Selin: Tamam ama ben yinede bazen doğrudan duyguyu seviyorum.

Derya: Sevebilirsin. Parnasizm polisi gelip ceza yazmayacak.

Ece: Genel müdürlük var ama.

Melis: Parnasizm Genel Müdürlüğü.

Yine gülünüyor.

Bir süre kimse konuşmuyor. Kahvelerden biri bitmiş, diğerleri soğumaya başlamış. Masada açık duran kitabın sayfası hafifçe kıvrılmış. Ece düzeltmeye çalışıyor ama tekrar eski haline geliyor.

Muhabir: Parnasizm sizce neden bugün bile konuşulabilir bir şey?

Ece: Çünkü biçim hâlâ önemli.

Melis: Hatta belki eskisinden daha önemli.

Muhabir: Neden?

Melis: Çünkü her şey görüntü oldu biraz. Fotoğraf çekiyoruz, ışığı ayarlıyoruz, cümleyi düzenliyoruz, paylaşımı siliyoruz tekrar yazıyoruz. Hep bir biçim meselesi var.

Selin: Sosyal medya Parnasist mi yani?

Melis: Yok o kadar ileri gitmeyelim.

Derya: Ama estetik takıntısı açısından düşününce benzer bir taraf var.

Ece: Fark şu, Parnasizm şairi geriye çekmeye çalışıyor. Sosyal medya ise insanı sürekli öne itiyor.

Selin: Çok doğru. Her şey ben, ben, ben.

Melis: Benim kahvem, benim günüm, benim mutsuzluğum, benim tatilim.

Derya: Benim kedim.

Selin: Kediyi karıştırmayın.

Burada konu bir süre sosyal medyaya kayıyor. Herkesin kişisel hayatını anlatma isteği, görünür olma meselesi ve estetik görüntünün gerçek hayatın önüne geçmesi konuşuluyor. Sonra Parnasizme tekrar dönülüyor.

“İnsan çok görünür olabilir ama hiç görülmeyebilir. Şiirde de biraz böyle. Çok anlatmak, gerçekten göstermek demek değil.”

Muhabir: Bu cümleyi biraz açar mısınız?

Melis: İnsanların sana bakması başka, seni görmesi başka. Özellikle travesti biriysen bunu daha net hissediyorsun bazen. İnsanlar bakıyor ama ne gördüklerinden emin değilsin. Kafalarında bir fikir var zaten, seni ona yerleştiriyorlar.

Selin: Evet. Bazen çok dikkat çekiyorsun ama hiç kimse gerçekten seni merak etmiyor.

Ece: Bu Parnasizmle nasıl birleşiyor bilmiyorum ama gözlem meselesi açısından birleşiyor belki.

Derya: Bir şeye bakmakla ayrıntısını görmek arasında fark var.

Muhabir: Mesela?

Derya: Bir insanın sadece kıyafetini görürsün. Ya da konuşurken elini nasıl tuttuğunu görürsün, sustuğunda yüzünün nasıl değiştiğini görürsün. İkisi aynı şey değil.

Selin: Birinin güldükten hemen sonra yüzünün düşmesi mesela.

Melis: O çok şey anlatıyor bazen.

Ece: İşte şiir biraz o saniyeyi yakalamaya çalışıyor olabilir.

Konuşmanın bu kısmında masa daha sessizdi. Şakalar azaldı. Herkes kendi söylediğini biraz düşünüyor gibiydi.

Muhabir: Parnasizmdeki “sanat için sanat” fikrine katılıyor musunuz?

Selin: Tam değil.

Derya: Ben biraz katılıyorum.

Melis: Ben hiç tam katılamıyorum.

Ece: Güzel, sonunda düzgün tartışma çıktı.

Muhabir: Neden katılmıyorsun Melis?

Melis: Çünkü sanat toplumdan ayrı bir odada yaşamıyor. Sen “ben mesaj vermiyorum” desen bile yaşadığın dönem içine giriyor. Dil giriyor, hayat giriyor, insanlar giriyor.

Derya: Ama sanatın illa görevli olması fikri de rahatsız ediyor beni.

Selin: Şiir işe gitmek zorunda değil.

Ece: Sabah dokuzda mesaiye başlayan şiir.

Melis: Öğle arasında metafor kullanıyor.

Derya: Akşam uyak teslim ediyor.

Konuşma yine dağılıyor ama mesele aslında ciddi. Sanat topluma faydalı olmak zorunda mı? Bir şiir sadece güzel olduğu için var olabilir mi? Bir şey öğretmeyen, yol göstermeyen ama insanda sadece estetik bir iz bırakan şiir değersiz midir?

Muhabir: Cevabınız ne?

Derya: Benim için değersiz değil.

Selin: Ben de öyle düşünüyorum.

Melis: Değersiz değil ama tamamen toplum dışına çıkabileceğine de inanmıyorum.

Ece: Belki zaten çıkması gerekmiyordur.

Muhabir: Yani?

Ece: Bir şiirin görevi olmak zorunda değil ama yine de yaşadığı dünyadan iz taşıyor. İkisi çelişmek zorunda değil.

Selin: Bugün fazla mantıklı konuşuyorsun.

Ece: Kitabı çantamda üç hafta taşımanın faydası.

Masadaki kitap tekrar gündeme geliyor. Bu kez birkaç sayfa gerçekten okunuyor. Bir şiirin kelime seçimi üzerine konuşuluyor. Aynı anlamdaki iki kelimenin neden aynı etkiyi vermediği tartışılıyor.

Muhabir: Bir şiirde sizin için en önemli şey nedir?

Derya: Ritim.

Selin: İlk dize.

Ece: Görüntü.

Melis: Son dize.

Muhabir: Neden son dize?

Melis: Çünkü kötü bir son her şeyi bozabiliyor.

Selin: İlişkiler gibi.

Derya: Rica ediyorum bugün her konuyu ilişkilere getirme.

Selin: Ama çok uygun oldu.

Ece: Maalesef uygun oldu.

Bir anda ilişki hikâyelerine dönülüyor. Kim ne yaşamış, kimin mesajına cevap verilmemiş, kim yanlış kişiye geri dönmüş. On dakika kadar Parnasizm tamamen ortadan kayboluyor. Sonra Melis masadaki fincana bakıp yeniden konuyu çekiyor.

Melis: Şu bardağı bir Parnasist nasıl anlatırdı?

Selin: “Kahvem soğudu, kalbim kırık” diyemez.

Derya: Onu romantik söyler.

Ece: Parnasist bardağın kenarındaki kahve izini anlatır.

Melis: Işığın porselen üzerinde nasıl dağıldığını.

Selin: Bardağı bu kadar inceleyen insan kahvesini içemez ama.

Derya: O yüzden soğuyor zaten.

Muhabir: Yani nesneyi anlatıp duyguyu okuyucuya mı bırakıyor?

Ece: Biraz öyle.

Melis: En azından benim sevdiğim tarafı o.

Selin: Ben yine duygunun açıkça yazılmasına karşı değilim.

Derya: Sen başından beri Romantizm adına buradasın zaten.

Selin: Birilerinin savunması gerekiyor.

“Belki şiir, hissettiğini söylemek değil. Bazen masadaki boşluğu doğru tarif edebilmek.”

Muhabir: Peki güzellik meselesi? Parnasizm güzel olanı mı anlatır?

Derya: Güzel anlatmakla güzel şeyi anlatmak aynı değil.

Melis: Bu iyi cümle.

Ece: Yaz bunu.

Muhabir: Yazıyorum.

Derya: Mesela kötü, eski, yıpranmış bir şeyi estetik biçimde anlatabilirsin. O şeyi güzelleştirmek zorunda değilsin.

Selin: Çatlak duvar örneği gibi.

Derya: Evet. Çatlağı kapatmıyorsun. Çatlağın şeklini görüyorsun.

Melis: Bence insanlarda da böyle.

Muhabir: Nasıl?

Melis: Birini güzel göstermek için kusurlarını saklamak gerekmiyor. Bazen tam tersine, o küçük kusur insanı hatırlanır yapıyor.

Selin: Bu da biraz travesti hayatıyla bağlantılı aslında.

Muhabir: Ne açıdan?

Selin: Sürekli kusursuz görünme baskısı var bazen. Saç, makyaj, kıyafet, beden. Her şey sanki sürekli kontrol altında olacak. Halbuki insan o kadar düzgün bir şey değil.

Ece: Kimse değil.

Derya: Zaten aşırı kusursuzluk bazen yapay duruyor.

Melis: Sanatta da öyle olabilir.

Bu noktada konuşma daha kişisel bir yere geliyor. Kendini ifade etmek, görünmek, insanların beklentileri ve estetik baskısı uzun uzun konuşuluyor. Masadakilerin ortak olduğu nokta şu: Kusursuzluk fikri her zaman güzellik üretmiyor.

Muhabir: Parnasizmin kusursuz biçim fikri sizi bu yüzden rahatsız mı ediyor?

Selin: Biraz.

Derya: Ben kusursuzluktan çok özen diye düşünüyorum.

Ece: Evet, bu daha doğru.

Melis: Bir şeyin üzerinde çalışmak başka, onu plastik hale getirmek başka.

Selin: Plastik şiir.

Derya: Yine yeni akım icat ettin.

Muhabir: Biraz da temsilcilerden konuşalım mı?

Selin: Hayır.

Muhabir: Çok net oldu.

Selin: Çünkü birazdan edebiyat sınavına dönecek.

Ece: Théophile Gautier falan deriz, sonra ezber başlar.

Derya: Leconte de Lisle.

Selin: Bak başladı bile.

Melis: Biz fikir tarafında kalalım.

Muhabir: Tamam. O zaman bugünün bir şairi Parnasist olabilir mi?

Ece: Birebir akım olarak zor ama etkilenebilir.

Derya: Zaten artık akımlar birbirine çok karışıyor.

Selin: İnsan aynı şiirde hem romantik hem gerçekçi hem başka bir şey olabilir.

Melis: Hayat gibi.

Derya: Evet. İnsan kendisi bile tek bir akım değil.

Selin: Ben salı günleri romantik, cuma günleri realistim.

Ece: Cumartesi natüralizm.

Selin: Cumartesiyi konuşmayalım.

Gecenin ilerleyen kısmında konuşmalar daha da dağınık hale geliyor. Edebiyat, ilişkiler, müzik, eski filmler, yalnızlık ve insanın kendi görüntüsüyle ilişkisi birbirine karışıyor. Fakat garip şekilde Parnasizm hep bir yerden geri geliyor.

Muhabir: Son olarak herkesten tek cümle istiyorum. Parnasizm sizin için nedir?

Derya: Duygunun bağırmadan da hissedilebileceğini bilen şiir.

Selin: Kelimeyi doğru yere koyana kadar rahat etmeyen biraz takıntılı edebiyat.

Ece: Şairin kendisini geri çekip baktığı şeyi öne koyması.

Melis: Güzelliğin bazen açıklamaya ihtiyacı olmadığını düşünen bir bakış.

Selin: Sen bunu önceden hazırladın.

Melis: Vallahi hayır.

Derya: Çok düzgün oldu ama.

Ece: Parnasizm Genel Müdürlüğü onayladı.

Son kahkaha da burada çıkıyor.

Kitap kapanıyor. Ece yeniden çantasına koyuyor.

Selin: Şimdi üç hafta daha taşırsın.

Ece: Kültürel devamlılık önemli.

Muhabir: Peki bu akşamdan aklınızda ne kaldı?

Derya: Şiirin her şeyi açıkça söylemesi gerekmediği.

Selin: Ben hâlâ duygudan yanayım.

Ece: Kimse seni vazgeçirmeye çalışmıyor zaten.

Melis: Benim aklımda bakmakla görmek arasındaki fark kaldı.

Muhabir: Nedir o fark?

Melis: Bakmak hızlı. Görmek biraz zaman istiyor.

“Bazı sohbetlerin sonunda cevap bulmuyorsun. Sadece daha iyi soruların oluyor. Bence kötü bir şey değil bu.”

Masada kalan fincanlar toplanırken konuşma tamamen bitmedi aslında. Kapıya doğru yürürken bile Selin hâlâ Parnasizmin fazla mesafeli olduğunu savunuyordu. Derya cevap vermeye çalışıyor, Ece kitabın çantada ezilmemesine uğraşıyor, Melis ise sessizce dinliyordu.

Belki söyleşinin en güzel tarafı buydu.

Kimse diğerini ikna etmedi.

Kimse “doğru cevap budur” demedi.

Parnasizm bir edebiyat akımı olarak masaya geldi ama konuşma insanın nasıl baktığına, nasıl görüldüğüne ve bir şeyi anlatırken ne kadarını söylemesi gerektiğine kadar uzadı.

Sonunda kesin kalan tek şey vardı sanırım.

Bir şeyi görmek için bazen biraz daha uzun bakmak gerekiyor.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir