Beylikduzu - İstanbul Travesti

Beylikdüzü Gecelerinde Flâneur Olmak

Bazı geceler bir yere gitmek için çıkılmaz evden. Zaten nereye gideceğini de bilmiyorsundur pek. Ayakkabıyı giyersin, telefon cebinde ama bakmak istemezsin ona, kapıyı çekip yürümeye başlarsın. Beylikdüzü gecelerinde flâneur olmak biraz böyle bir şey bana göre. Bir amacı olmadan yürümek fakat amaçsız da sayılmamak. Çünkü insan yürürken bakıyor, baktıkça düşünüyor ve bazen hiç düşünmemesi gereken şeyleri bile düşünüyor.

Flâneur kelimesi ilk duyulduğunda biraz fazla entelektüel geliyor kulağa. Hatta insanın aklına elinde kitapla gezen, her köşe başında mimari analiz yapan birisi falan gelebilir. Halbuki iş o kadar ciddi değil belkide. Sokakta ağır ağır yürüyen, acele etmeyen, insanların yüzüne değil ama hikâyelerine bakmaya çalışan biridir biraz. Bir masanın neden sessiz olduğunu merak eder mesela. Bir kafeden tek başına çıkan adam nereye gidiyor diye düşünür. Camın kenarında kahvesi bitmiş halde oturan kadın niye kalkmıyor, bunu düşünür gereksiz yere.

Beylikdüzü gecesi bu tür düşüncelere müsait. Özellikle bir planın yoksa.

Flâneur Olmanın İlk Kuralı: Biraz Kaybolmak

Kaybolmak denince insan hemen bilmediği sokaklara girmeyi düşünüyor. Değil aslında. Bildiğin bir yerde de kaybolabilirsin. Hatta en tuhaf kaybolmalar zaten bildiğin yerlerde oluyor. Her gün geçtiğin sokağa bir gece başka gözle bakıyorsun ve “ben burayı daha önce görmüş müydüm gerçekten?” diyorsun.

Gündüz önünden hızlıca geçtiğin küçük bir mekan, gece ışıkları yanınca bambaşka görünüyor. Camdaki yansıma, içeride çalan müzik belli belirsiz geliyor dışarıya. İki kişi kapının önünde konuşuyor. Ne konuştuklarını duymuyorsun, duymak da gerekmiyor zaten. Sokak sana hikâyenin tamamını vermiyor çünkü. Yarısını gösteriyor, kalanını sen tamamlıyorsun.

“Flâneur için şehir gidilecek bir yer değil, okunacak ama hiçbir zaman tamamen bitirilemeyecek bir metindir.”

Belki de bu yüzden gece yürüyüşlerinde rota çizmek işi bozuyor biraz. Haritayı açınca her şey fazla belirginleşiyor. Şuradan sağa dön, 600 metre ilerle, hedefe ulaştınız. E hedefe ulaştık da ne oldu şimdi?

Flâneur hedefe ulaşmak istemiyor zaten. Yolun kendisiyle uğraşıyor.

  • Acele etmeden yürümek,
  • telefon ekranına mümkün olduğunca az bakmak,
  • daha önce fark edilmeyen küçük ayrıntılara takılmak,
  • insanları rahatsız etmeden gözlemlemek,
  • bir yere yetişme fikrinden vazgeçmek,
  • ve bazen yanlış sokağa bilerek girmek.

Bunlar kural değil tabiki. Flâneur’ün zaten kuralla arası pek iyi olmaz. Liste yapınca bile biraz komik oluyor açıkçası.

Gece Sokaklarının Kendine Ait Bir Dili Var

Gündüz ile gece aynı sokak değil. Bunu uzun uzun açıklamaya gerek yok sanırım. Gündüz tabelaları görüyorsun, gece ışıkları. Gündüz insanların nereye yetiştiğini düşünüyorsun, gece nereden döndüklerini.

Beylikdüzü gecelerinde yürürken de böyle. Bir yerden kahve kokusu geliyor bazen, başka taraftan müzik. Bir arabanın camı açık geçiyor ve birkaç saniyeliğine hiç dinlemediğin bir şarkının ortasına düşüyorsun. Sonra araba gidiyor. Şarkıda onunla beraber.

Garip ama şehir deneyimi biraz böyle parçalı zaten.

Bir kafede çatal sesi.

Uzaktan gelen kahkaha.

Kaldırımda tek başına yürüyen biri.

Gece vardiyasına giden çalışan.

Son otobüsü kaçırmamak için hızlı yürüyen genç.

Bir de sen. Hiçbir yere yetişmiyorsun.

Belkide en büyük lüks bu oluyor o gece.

Beylikdüzü Gecelerinde Kalabalığın İçinde Tek Başına

Tek başına olmak ile yalnız olmak arasında ince bir fark var. Bunu sokakta daha iyi anlıyor insan. Evde yalnızlık bazen duvarlarla ilgili bir mesele oluyor çünkü. Sokakta ise etrafında onlarca insan varken kendi başına yürümek başka bir his.

Bir mekanın önünden geçiyorsun. İçeride beş altı kişilik masa. Biri bir şey anlatıyor, diğerleri gülüyor. Masanın ucundaki kişi ise telefonuna bakıyor. Belki sıkıldı. Belki biraz önce kötü bir mesaj aldı. Belki sadece sosyal medyada dolaşıyor ve bizim burada kurduğumuz bütün bu hikâye saçma.

Zaten flâneur olmanın güzel yanı da burada. Kesin cevabın yok.

Şehir sana açıklama yapmak zorunda değil.

“Bazı insanları yalnızca birkaç saniye görürüz. Fakat zihnimizde onlara yıllarca sürecek hayatlar yazarız.”

Bunu gece daha çok yapıyor insan. Gündüz fazla iş var çünkü. Mesaj, telefon, trafik, toplantı, alışveriş, yetişilecek yerler. Gece bunların sesi biraz azalıyor. O zaman ayrıntılar çıkıyor ortaya.

Bir Kafenin Camından İçeri Bakmak

Bohem kelimesinin biraz haksızlığa uğradığını düşünüyorum. Bohem denilince dekorasyonda eski plak, sarı ampul, duvarda birkaç siyah beyaz fotoğraf ve masada filtre kahve gerekiyor sanılıyor. Halbuki bohemlik dekorasyon değil bence.

Bazen plastik sandalyede oturan iki insanın üç saat boyunca hayattan konuşması daha bohem geliyor bana.

Ya da tek başına bir köşeye oturup kitap okuyan biri.

Kitabı gerçekten okuyormu bilmiyoruz tabi. Belki aynı sayfaya on dakikadır bakıyor.

Beylikdüzü’nde gece dolaşırken mekanlara biraz dışarıdan bakmak hoşuma gidiyor fikren. İçeri girmeden önce oranın ritmini anlamaya çalışmak. Çok mu gürültülü? İnsanlar gerçekten konuşuyor mu yoksa herkes telefonunda mı? Müzik sohbeti örtüyor mu, yoksa sohbet müziğin arasından çıkabiliyor mu?

Bir mekanın ruhunu bazen menüsü değil masalarındaki sessizlik anlatıyor.

Plansız Bir Gece Neden Daha Çok Hatırlanır?

Planlı gecelerin sorunu beklentidir biraz. Saat sekizde burada, dokuzda yemek, sonra kahve, ardından başka yere. Gece daha başlamadan bitirmiş oluyorsun kafanda.

Plansız gecede ise bilmiyorsun.

Bir sokaktan geçiyorsun, müzik hoşuna gidiyor ve duruyorsun. Bir kahve içmek için oturuyorsun, yan masadaki konuşmadan duyduğun tek bir cümle kafana takılıyor. Sonra yürümeye devam.

  1. Evden belirli bir hedef koymadan çık.
  2. Her zamanki rotanın tersine doğru yürü.
  3. Daha önce oturmadığın bir yerde kısa mola ver.
  4. Bir süre müzik dinlemeden çevrenin sesini dinle.
  5. Gördüğün her şeyi fotoğraflamaya çalışma.
  6. Gecenin bir bölümünü sadece hafızanda bırak.

Özellikle sonuncusu önemli bence. Artık her şeyi çekiyoruz. Kahveyi çek, sokağı çek, gökyüzünü çek, masayı çek. Sonra eve dönüp hiçbirine bakmıyoruz.

Bazı görüntüler telefonda olmamalı belki.

İnsanın kafasında biraz yanlış hatırlanmalı hatta.

Flâneur Bir Turist Değildir

Turist görmeye gider. Flâneur bakmaya.

Aradaki fark küçük gibi ama büyük.

Turistin listesi vardır. Flâneur’ün vakti vardır. En azından o gece için.

Bu nedenle Beylikdüzü gecelerinde flâneur olmak dediğim şey “şurada şunu görün, burada bunu yapın” tarzı bir rehber değil. Hatta tam tersine rehbersiz kalabilmek biraz. Çünkü şehirle gerçekten ilişki kurmak için bazen Google yorumlarını kapatmak gerekiyor.

Her mekanın puanını bilmek zorunda değiliz.

Her kahvenin fotoğrafını önceden görmek de.

Her sokağın nereye çıktığını bilmek hiç değil.

Gece Biraz da Seslerden Oluşuyor

Şehri yalnızca görüntüler üzerinden hatırlıyoruz çoğu zaman ama ses meselesi daha enteresan. Özellikle geceleri.

  • Uzakta geçen aracın lastik sesi,
  • bir kapının kapanması,
  • kafenin içerisinden sokağa taşan eski bir şarkı,
  • yanından geçerken yalnızca iki kelimesini duyduğun sohbet,
  • rüzgârın ağaçlarda çıkardığı o düzensiz ses,
  • gecenin ilerleyen saatlerinde azalan insan uğultusu.

Bütün bunların hiçbiri tek başına önemli değil. Bir araya gelince geceyi oluşturuyor ama.

Bazen yıllar sonra bir şarkıyı duyduğunda belirli bir sokağı hatırlamanın sebebi de bu galiba. Beyin adresi unutuyor ama sesi unutmuyor.

Beylikdüzü’nde Bohem Olmak Bir Mekân Meselesi mi?

Bence değil.

Çünkü bohem hayatı yalnızca belirli mekanlara sıkıştırınca biraz yapaylaşıyor. Ahşap masa olacak, loş lamba olacak, duvarda sanat filmi posteri olacak falan. Bunlar güzel tabi ama ruhu garanti etmiyor.

Bohem dediğimiz şey biraz zamana karşı umursamazlık olabilir.

Bir kahvenin başında iki saat oturabilmek.

Arkadaşına “saat kaç oldu?” diye bakmadan konuşmak.

Bir kitabın üç sayfasını okuyup sonra yarım saat dışarıyı izlemek.

Yürürken birden rota değiştirmek.

Belki hiçbir şey yapmadan geceyi geçirmek.

Modern hayatın en zor kabul ettiği şeylerden biri hiçbir şey yapmamak çünkü. Sürekli üret, izle, paylaş, cevap ver, yetiş. Flâneur ise biraz tersini yapıyor bunun. Yürüyor sadece.

“Şehir bazen en çok, ondan hiçbir şey istemediğimiz zaman kendini gösteriyor.”

Telefonu Cebe Koyunca Başlayan Şehir

Bir deneyin bunu. Beş dakika bile olsa telefonu çıkarmadan yürümeyi.

İlk başta insan tuhaf hissediyor. Sanki yapacak bir şey kalmamış gibi. Sonra gözün çevreye dönüyor mecburen.

Tabelaların eskiyen harflerini görüyorsun. Balkon ışıklarını. Bir apartmanın girişinde bekleyen kediyi. Karşıdan gelen insanların yüzündeki yorgunluğu.

Normalde bunların hiçbirini görmüyordun belki.

Şehir değişmedi.

Sen kafanı kaldırdın sadece.

Gece Uzadıkça İnsanlar Azalıyor, Hikâyeler Çoğalıyor

Saat ilerledikçe sokak başka bir forma giriyor. Erken saatlerin kalabalığı çekiliyor yavaşça. Bazı masalar boşalıyor. Çalışanlar sandalyeleri düzenlemeye başlıyor. Günün son müşterileri acele etmiyor nedense.

Bu saatleri seviyorum düşünce olarak. Çünkü şehir gösterisini bitirmiş oluyor biraz.

Geriye dekor değil, gündelik hayat kalıyor.

Bir çalışan kapının önüne çıkıp birkaç dakika hava alıyor. Taksi bekleyen biri sürekli yola bakıyor. İki arkadaş vedalaşamıyor, konuşma kapının önünde uzuyor da uzuyor. Birisi kulaklıkla yürüyor, ne dinlediğini merak ediyorsun.

Flâneur için büyük olaylar gerekmiyor zaten.

Küçük şeylerin toplamı yeterli.

Beylikdüzü Gecelerinde Modern Yalnızlık

Kalabalıkla yalnızlık arasında garip bir ilişki var artık. Masada dört kişi oturuyor ve dört ayrı ekran yanıyor. İnsanlar beraber fakat biraz değiller gibi.

Bunu eleştirmek kolay. Ben de yapıyorum sonuçta. Ama belki yeni şehir hayatı böyle bir şey. Aynı masada farklı dünyalarda dolaşabilmek.

Flâneur bunu düzeltmeye çalışmaz.

Sadece fark eder.

Belki kendi telefonunu da beş dakika sonra çıkarıp mesajlara bakacak zaten. O yüzden fazla büyük laflar etmemek lazım.

Şehir hakkında düşünürken insan kendisini dışarıda tutunca hata yapıyor çünkü. Biz de o kalabalığın içindeyiz.

Bir Bankta On Dakika Oturmanın Felsefesi

Yürümekten yorulduğunda oturmak lazım.

Ama illa kafeye değil.

Bazen bir bank daha iyi gözlem noktası oluyor. Kimse sana menü getirmiyor, sipariş vermek zorunda değilsin ve kalkman için de görünmez bir süre yok.

Oturuyorsun.

İnsanlar geçiyor.

Sonra başka insanlar.

Bir noktadan sonra herkesin bir yere yetiştiğini fark ediyorsun. Sen hariç.

Bu insanı garip biçimde rahatlatıyor.

Yanına Alınabilecek Şeyler

Flâneur olmak için ekipman gerekmez tabiki. Fakat geceyi biraz daha güzel yapan ufak şeyler var.

  • Küçük bir not defteri,
  • kalem,
  • kulaklık ama sürekli takmamak şartıyla,
  • ince bir kitap,
  • acele etmeyeceğin birkaç saat,
  • ve mümkünse ertesi sabah çok erken kalkma zorunluluğunun olmaması.

Not defteri özellikle güzel. Telefona not almak aynı hissi vermiyor. Bir cümle yazıyorsun, kötü oluyor. Üstünü çiziyorsun. Başka bir şey yazıyorsun. Eve dönünce okuyup “ben bunu niye yazmışım?” diyorsun.

O da gecenin parçası.

Her Yürüyüşün Sonunda Bir Şey Bulmak Gerekmiyor

Sanırım flâneur meselesinin en sevdiğim tarafı bu.

Sonuç yok.

Bugün 8 kilometre yürüdüm, 600 kalori yaktım, dört yeni mekan keşfettim, üç fotoğraf çektim gibi bir performans raporu gerekmiyor.

Yürüdün.

Baktın.

Bir şeyler düşündün.

Belki hiçbir şey düşünmedin.

Sonra eve döndün.

Hepsi bu.

Ama bazen ertesi gün, gece gördüğün küçücük bir sahne geliyor aklına. Bir masada tek başına duran boş bardak mesela. Ya da sokakta birbirinden ayrıldıktan sonra ters yönlere yürüyen iki insan.

Neden aklında kaldığını bilmiyorsun.

Kalıyor ama.

Şehrin Kenarında Değil, Kendi Gecenin İçinde

Beylikdüzü gecelerinde flâneur olmak bana göre biraz da bulunduğun yere isim vermeyi bırakmak. İlçe, mahalle, cadde bunlar haritada gerekli. Yürürken pek değil.

O anda önemli olan önündeki sokak.

Bir sonraki köşe.

Açık kalan küçük bir mekan.

Bir yerden gelen müzik.

Rüzgâr.

Ve senin o gece eve hemen dönmek istememen.

Belki flâneur dediğimiz insan aslında çok özel biri değil. Sadece uzun zamandır unuttuğumuz bir şeyi yapıyor: bakıyor.

Gerçekten bakıyor ama.

“Yürüdüğümüz sokak aynı kalabilir. Fakat eve dönen kişi, evden çıkan kişiyle her zaman aynı değildir.”

Gecenin Sonunda

Eve dönüş yolu genelde daha kısa gelir. Bunun bilimsel bir açıklaması vardır mutlaka ama araştırmadım. Belki dönüşte artık çevreye daha az bakıyoruz. Belki yorulduk. Belki de insan bildiği yere giderken mesafeyi farklı hissediyor.

Anahtarı çıkarıyorsun.

Kapıyı açıyorsun.

Ayakkabıları bırakıp içeri giriyorsun.

Biraz önce dışarıda devam eden şehir şimdi pencerenin öbür tarafında kalıyor.

Telefonu açınca bildirimler geliyor tekrar. Mesajlar, videolar, haberler. Normal hayat insanı çok hızlı yakalıyor zaten.

Ama birkaç dakika önce yürüdüğün sokak hâlâ kafanda.

Belki hiçbir şey olmadı o gece. Büyük bir olay yoktu, unutulmaz bir mekan keşfetmedin, hayatını değiştirecek biriyle karşılaşmadın.

İyi ki de karşılaşmadın belki.

Çünkü bazı gecelerin hikâyesi olmaması, hikâyesidir zaten.

Beylikdüzü gecelerinde flâneur olmak biraz böyle.

Nereye gittiğini çok bilmeden yürümek, gördüklerinin hepsine anlam yüklememek ama bazılarının üzerinde gereğinden fazla durmak. Şehirden bir şey istemeden şehrin içinde bulunmak.

Ve gece bittiğinde cebinde hiçbir şey olmayabilir.

Ama kafanda birkaç görüntü, yarım bir cümle, nereden geldiğini bilmediğin bir melodi kalır.

Bazen yeterde artar bile.

Beylikdüzü Gecelerinde Bir Flâneur ile Söyleşi

Akşamın öyle tam gece olmadığı saatlerden biri. İnsanlar hâlâ bir yerlere yetişiyor ama günün telaşı biraz kırılmış. Bir kafede buluşuyoruz. Masaya oturduğumuzda karşımdaki adam önce kahve istemiyor, “biraz sonra söyleriz” diyor. Nedenini sormadım. Zaten bu söyleşi boyunca bazı şeyleri sormadım, bazılarını da gereğinden fazla sordum.

Kendisini flâneur olarak tanımlıyor mu, onu bile bilmiyorum aslında. Daha doğrusu tanımlamıyor. “Ben sadece yürüyorum” diyor.

Adını yazmamı istemedi. Ben de ısrar etmedim.

Konuşmanın bir yerinde dışarı çıkıp yürümeye başladık. Söyleşinin yarısı masada, diğer yarısı Beylikdüzü gecesinin içinde geçti yani. Belki böylesi daha doğru oldu.

“Bir şehri tanımak istiyorsan gündüz adreslerini öğrenirsin. Gece ise neden orada yaşadığını.”

“Flâneur kelimesini ilk ne zaman duydun?”

Muhabir: Önce en klasik soruyla başlayalım. Flâneur kelimesiyle ne zaman karşılaştın?

Flâneur: Üniversite yıllarında sanırım. Kesin hatırlamıyorum. Baudelaire üzerinden olabilir, Walter Benjamin üzerinden de olabilir. Böyle söyleyince çok entelektüel oldu ama o dönem okuduğum her şeyi anladığımı da sanmıyorum zaten. İnsan yirmili yaşlarda bazı kitapları anlamıyor, anladığını sanıyor.

Muhabir: Şimdi anlıyor musun?

Flâneur: Yok. Şimdi anlamadığımı daha iyi anlıyorum sadece. (Gülüyor.)

Muhabir: Peki seni kelimenin kendisi mi etkiledi?

Flâneur: Aslında benim zaten yaptığım bir şeyin adı olduğunu fark ettim. Ben yürümeyi seviyordum. Ama spor olarak değil. Adım saymak falan hiç değil. Bir yere gitmeden yürümek hoşuma gidiyordu. Sonra bunun üzerine yazılmış şeyleri okuyunca, “demek başkaları da boş boş yürüyormuş” dedim.

Muhabir: Boş boş mu gerçekten?

Flâneur: En güzel kısmı o. Dışarıdan boş görünmesi.

“Beylikdüzü’nde amaçsız yürümek mümkün mü?”

Muhabir: Beylikdüzü gecelerinde bunu yapmak sana ne hissettiriyor?

Flâneur: İlginç bir soru çünkü insanlar yürümeyi genelde ulaşım olarak düşünüyor. Evden çıkarsın, markete gidersin. Arkadaşınla buluşursun. Kafeye gidersin. Bir hedef vardır yani.

Ben bazen çıkıyorum ve sağa mı sola mı döneceğime apartmanın kapısında karar veriyorum.

Muhabir: Gerçekten mi?

Flâneur: Evet. Bazen sağa dönüyorum sonra “hep buradan gidiyorum” deyip geri dönüyorum. Çok mantıklı bir davranış değil farkındayım.

Muhabir: Mantıklı olması gerekiyor mu?

Flâneur: Gerekmiyor zaten. Bütün gün yeterince mantıklı davranıyoruz.

Bu cümleden sonra biraz susuyor. Kahvesinden içiyor. Dışarıdaki insanlara bakıyor ama rahatsız edecek şekilde değil. Zaten konuşurken fark ediyorum, insanları izlemekle insanlara bakmak arasında onun için ciddi bir fark var.

İnsanları İzlemek ile İnsanlara Bakmak Aynı Şey Değil

Muhabir: İnsanları gözlemlediğini söylüyorsun. Bu biraz rahatsız edici bir şeye dönüşmüyor mu?

Flâneur: Dönüşebilir. Sınırı bilmek lazım. Kimsenin özel hayatına girmek değil mesele. Masaya dik dik bakmak hiç değil. Zaten bir insanın hikâyesini öğrenmeye çalışmıyorum. Kafamda kuruyorum.

Muhabir: Nasıl yani?

Flâneur: Mesela şu karşıdaki adamı görüyor musun?

Muhabir: Hangisi?

Flâneur: Cam kenarında tek oturan.

Muhabir: Evet.

Flâneur: Yirmi dakikadır telefonuna bakmıyor. Önünde kahve var. Dışarı bakıyor. Şimdi onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Belki birisini bekliyor. Belki tartıştı biriyle. Belki eve gitmek istemiyor. Belki sadece kahve içiyor.

Muhabir: Sonuncusu daha yüksek ihtimal değil mi?

Flâneur: Tabiki. Ama en sıkıcı ihtimal o.

Gülüyoruz.

Bir süre gerçekten cam kenarındaki adama bakmıyoruz.

“Şehir insana yarım hikâyeler veriyor”

Muhabir: Sen sürekli hikâye mi uyduruyorsun yürürken?

Flâneur: Sürekli değil. Ama şehir bunu yaptırıyor insana. Çünkü her şeyi yarım görüyorsun.

Yanından iki kişi geçiyor ve konuşmalarından yalnızca bir cümle duyuyorsun mesela.

“Ben zaten ona en başından söylemiştim…”

Sonra gidiyorlar.

Ne söylemiş?

Kime söylemiş?

Ne olmuş?

Bilmiyorsun.

Şehir sana romanın 183. sayfasından tek cümle okuyup kitabı kapatıyor.

“Şehirde karşılaştığımız insanların çoğunun başlangıcını ve sonunu bilmeyiz. Sadece ortalarından birkaç saniye görürüz.”

Muhabir: Bu seni rahatsız etmiyor mu?

Flâneur: Eskiden ederdi. Şimdi hoşuma gidiyor. Her şeyin cevabını bilmek zorunda değiliz.

Beylikdüzü Gecelerinde Yürümenin Küçük Alışkanlıkları

Burada masadan kalkıyoruz. Hesabı ödeyip dışarı çıkıyoruz. “Şimdi nereye?” diye soruyorum.

Omuzlarını kaldırıyor.

“Bilmiyorum.”

Bir söyleşi için oldukça kötü cevap aslında. Ama konuştuğumuz konu düşünülünce en doğru cevapta bu olabilir.

Yürürken ona gece yürüyüşlerinde farkında olmadan yaptığı şeyleri soruyorum. Bir süre düşünüyor.

  • Aynı rotayı mümkün olduğunca tekrar etmemeye çalışıyor.
  • Telefonu cebinde tutuyor ama tamamen kapatmıyor.
  • Bazen müzik dinliyor, bazen özellikle kulaklık takmıyor.
  • Daha önce dikkatini çekmeyen küçük sokaklara giriyor.
  • Bir yerde oturmak için mekanın popüler olup olmadığına bakmıyor.
  • Acele eden kalabalığın temposuna bilinçli olarak uymuyor.
  • Gördüğü her şeyi fotoğraflamıyor.

Flâneur: Özellikle fotoğraf meselesini sonradan öğrendim.

Muhabir: Neden?

Flâneur: Çünkü fotoğraf çekince bakmayı bırakıyorsun bazen. Güzel bir görüntü gördün diyelim. Telefonu çıkar, kamerayı aç, kadraj yap. Sonra çekiyorsun ve yürüyorsun. Sanki görev tamamlandı.

Muhabir: Fotoğraf çekmiyor musun hiç?

Flâneur: Çekiyorum tabi. O kadar romantik değilim. Ama bazen özellikle çekmiyorum.

Muhabir: Unutursan?

Flâneur: Unutayım.

Bu cevabı biraz beklemeden veriyor.

Flâneur: Her şeyi saklamak zorunda değiliz ki.

Gece Yürürken Müzik Dinlemek

Muhabir: Kulaklık dedin. Ne dinliyorsun?

Flâneur: Geceye göre değişiyor. Caz çok oluyor. Bazen eski rock. Bazen hiç bilmediğim şeyleri açıyorum. Ama son zamanlarda kulaklığı çıkarmaya başladım daha fazla.

Muhabir: Şehrin sesini dinlemek için mi?

Flâneur: “Şehrin sesini dinlemek” çok şiirsel oldu ama evet. Biraz öyle.

Muhabir: Neler duyuyorsun?

Flâneur: Aslında çok sıradan şeyler.

  • Araba sesi,
  • uzaktan gelen müzik,
  • kapanan kepenk,
  • kahkaha atan insanlar,
  • bir kafede bardakların toplanması,
  • rüzgâr,
  • birinin telefonda “geliyorum” demesi.

Flâneur: “Geliyorum” çok enteresan bir kelime mesela.

Muhabir: Nesi enteresan?

Flâneur: Çünkü şehirde herkes birine “geliyorum” diyor ama aslında herkes başka yere gidiyor.

Muhabir: Biraz fazla düşündün sanki bunu.

Flâneur: Muhtemelen.

“Bohem hayat dekorasyon değildir”

Yürürken konu ister istemez bohem kelimesine geliyor. Çünkü bugünlerde her şeyin bohemi var. Bohem kafe, bohem dekorasyon, bohem ev, bohem kıyafet.

Muhabir: Sen kendini bohem olarak görüyor musun?

Flâneur: Hayır.

Muhabir: Niye?

Flâneur: Çünkü insan kendisine “ben bohemim” dediği anda biraz bohem olmaktan çıkıyor bence.

Muhabir: Peki bohem nedir?

Flâneur: Bilmiyorum ama dekorasyon olmadığı kesin.

Biraz düşünüyor.

Flâneur: Bohemlik belki zamanla kurduğun ilişkidir. Bir masada iki saat oturup hiçbir şey üretmemek mesela. Günümüzde büyük lüks.

Muhabir: Hiçbir şey yapmamak mı?

Flâneur: Evet. Çünkü artık hiçbir şey yapmadığımız zaman bile telefon çıkarıyoruz. Boşluğu hemen dolduruyoruz.

Muhabir: Sen doldurmuyor musun?

Flâneur: Dolduruyorum. Ben de bu çağda yaşıyorum sonuçta. Kendimi 19. yüzyıl Paris’inde gezen adam gibi anlatmayayım şimdi.

Beylikdüzü Gecelerinde Yalnızlık Üzerine

Bir süre sonra daha sakin bir yere geliyoruz. Konuşmanın tonu da değişiyor biraz. İnsan gece yürürken neden daha çok düşünüyor, diye soruyorum.

Flâneur: Çünkü gündüz kendimizi oyalamak kolay.

Muhabir: Gece değil mi?

Flâneur: Gece de kolay aslında. Telefon var sonuçta. Ama yürüyorsan ve telefonu biraz bırakırsan insan kendi kafasıyla baş başa kalıyor.

Muhabir: İyi bir şey mi bu?

Flâneur: Her zaman değil.

Bu kez gülmüyor.

Flâneur: Bazen insanın kafası çok iyi bir mahalle değil.

Birkaç saniye sessizlik oluyor.

Muhabir: Yalnız yürümeyi seviyorsun ama?

Flâneur: Çok.

Muhabir: Yalnızlığı da seviyor musun?

Flâneur: Aynı şey değiller.

“Tek başına yürümek bazen yalnızlığın tam tersidir. Çünkü ilk defa çevrendeki her şeyle ilgilenmeye başlarsın.”

Flâneur: Bir arkadaşınla yürüdüğünde arkadaşınla konuşursun. Tek başına yürüdüğünde şehir araya giriyor. Bir köpek, bir tabela, müzik, insanlar. Her şey dikkatini çekiyor.

“En çok hangi insanları fark ediyorsun?”

Muhabir: Gece en çok kimler dikkatini çekiyor?

Flâneur: Tek başına olanlar.

Muhabir: Neden?

Flâneur: Bilmem. Belki ben de tek olduğum için.

Sonra birkaç örnek veriyor.

Bir kafede yalnız oturan biri.

Gece geç saatte otobüs bekleyen çalışan.

Elinde poşetle eve dönen yaşlı adam.

Kulaklığını takmış hızlı hızlı yürüyen genç kadın.

Telefonla konuşurken birden duran biri.

Flâneur: Grupların hikâyesi daha görünür oluyor. Gülüyorlar, konuşuyorlar, eğleniyorlar. Tek kişinin hikâyesi kapalı kutu.

Muhabir: O yüzden mi merak ediyorsun?

Flâneur: Evet heralde.

Bir Masada Saatlerce Oturabilmek

Muhabir: Yürüyüş sırasında mekanlara giriyor musun?

Flâneur: Giriyorum. Bazen kahve, bazen başka bir şey. Ama mekan seçerken çok araştırmam.

Muhabir: Yorumlara bakmıyor musun?

Flâneur: Bakarsam olay bozuluyor biraz.

Muhabir: Kötü çıkarsa?

Flâneur: Kötü çıkar.

Muhabir: Bu kadar mı?

Flâneur: Bu kadar. Hayatta içtiğin her kahvenin 4.8 puan olması gerekmiyor.

Bu cümleye ikimizde gülüyoruz.

Flâneur: İnternet bize sürekli en iyisini bulmamız gerektiğini öğretti. En iyi restoran, en iyi kahve, en iyi mekan, en iyi rota. Yorucu değil mi?

Muhabir: Alternatifi ne?

Flâneur: Bazen vasat bir kahve içmek.

Flâneur’ün Çantasında Ne Var?

Merak edip soruyorum. Çantasını açıp göstermiyor ama sayıyor.

  1. Küçük bir not defteri.
  2. İki kalem, çünkü birisi genelde yazmıyor.
  3. Bir kitap.
  4. Kulaklık.
  5. Telefon şarjı için küçük powerbank.
  6. Bazen fotoğraf makinesi.

Muhabir: Kitabı gerçekten okuyor musun?

Flâneur: Bazen.

Muhabir: Bazen?

Flâneur: Kitap taşımakla kitap okumak farklı hobiler.

Bu cümleden sonra çantasındaki kitabı çıkarıyor. Arasında bir fiş var, ayraç olarak kullanmış.

Muhabir: Kaç gündür aynı sayfadasın?

Flâneur: Bunu yazma.

Yazdım.

Not Defterine Neler Yazılıyor?

Muhabir: Peki deftere ne yazıyorsun?

Flâneur: Saçma şeyler.

Muhabir: Mesela?

Flâneur: Geçenlerde “bazı pencereler dışarıdan daha sıcak görünüyor” yazmışım.

Muhabir: Ne demek bu?

Flâneur: Hiçbir fikrim yok.

Muhabir: Yazarken vardı heralde.

Flâneur: Muhtemelen vardı. Gece insan kendisini biraz fazla şair sanıyor.

Sonra defterden birkaç eski not okuyor. Bazıları gerçekten anlamsız. Bazıları tek cümle.

  • “Masadaki herkes güldü, bir kişi hariç.”
  • “Gece kapanan mekanların sandalyeleri çok yalnız görünüyor.”
  • “Birisi telefonda üç kere tamam dedi ama belli ki tamam değildi.”
  • “Eve dönen insanların adımları daha hızlı.”
  • “Bazı sokakları sadece yağmur yağınca hatırlıyorum.”

Muhabir: Bunlarla ne yapacaksın?

Flâneur: Hiçbir şey.

Muhabir: Kitap falan?

Flâneur: Yok.

Muhabir: Sosyal medya?

Flâneur: Yok.

Muhabir: O zaman neden yazıyorsun?

Flâneur: Her yaptığımız şey bir şeye dönüşmek zorunda mı?

Burada cevap veremiyorum.

Gece Bitmeye Yaklaşırken

Yürüyüş yaklaşık iki saate yaklaşmış. Fark etmemişim. Zaten konuşmanın başında saat kontrolünü bırakmıştık.

Sokaklar ilk çıktığımız zamana göre daha sakin.

Muhabir: Son bir soru sorayım. İnsan neden flâneur olmalı?

Flâneur: Olmamalı.

Muhabir: Nasıl yani?

Flâneur: Her şeyi bir kimliğe çevirmeyi bırakmak lazım biraz. “Ben flâneur’üm”, “ben minimal yaşamcıyım”, “ben şuyum, buyum…” Yorucu.

Muhabir: Peki ne yapalım?

Flâneur: Yürü.

Muhabir: Sadece?

Flâneur: Sadece yürü.

Muhabir: Nereye?

Flâneur: Bak yine aynı yere geldik. Bilmiyorum.

“Bazen iyi bir gece, sonunda anlatacak büyük bir hikâyenin olmadığı gecedir. Yürürsün, bakarsın ve eve dönersin. Bu kadar.”

Söyleşiden Sonra

Vedalaştıktan sonra ben de hemen eve dönmedim.

Belki konuşmanın etkisiydi.

Bir süre daha yürüdüm.

Telefonu çıkarmadım özellikle. Sonra istemsizce çıkardım tabi, saate baktım. İnsan alışkanlıklarından bir söyleşiyle kurtulmuyor.

Bir mekanın önünden geçerken içeriden eski bir şarkı geliyordu. Durup dinlemedim ama yürürken birkaç saniye benimle geldi şarkı.

Karşıdan bir adam geçti.

Elinde küçük bir poşet vardı.

Nereye gittiğini düşündüm.

Sonra kendime güldüm.

Demek bulaşıcıymış biraz bu flâneur meselesi.

Beylikdüzü gecesinde yürümeye devam ettim. Bir yere ulaşmak için değildi. Bir yazının sonunu bulmak içinde değil.

Sadece yürüdüm.

Galiba söyleşinin cevabı buydu zaten.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir