Beylikdüzü denince çoğu insanın aklına geniş caddeler, yeni binalar, uzun yollar geliyor belki ama o akşam konuşulanların bunlarla pek ilgisi yoktu. İstanbul’un batıya doğru uzayan tarafında, çok gösterişli olmayan küçük bir yerde oturmuş birkaç trans arkadaş vardı. Masada kahveler, yarısı okunmuş bi kitap, not defterleri ve kimin bıraktığı belli olmayan bir kalem.
Birisi şakayla karışık “biz Beylikdüzü’nün son kalan entelijansiyasıyız” dedi.
Masada herkes güldü.
Başlığıda ordan çıktı zaten.
Beylikdüzün’de son kalan entelijansiya translar biraz iddalı bir ifade, bunu en baştan söyleyelim. Kimse kendisini filozof filan ilan etmiyor. Ama kitap konuşuluyor, şehir konuşuluyor, bazen sanat, bazen yalnızlık. Sonra araya market fiyatları giriyor, kahvenin tadı tartışılıyor ve bütün entelektüellik beş dakikalığına bitiyor.
“Entelijansiya diyorsak herkes en az bir kere bilmediği bi kelimeyi biliyormuş gibi kullanacak. Yoksa toplantının havası olmaz.”
Bunu söyleyen kişi kendisi güldü zaten.
“Peki entelijansiya ne?” diye sordum.
— Şimdi beni sınava çekme.
“Başlığı sen koydun ama.”
— Başlık koymak başka, açıklamak başka.
İlk beş dakikada toplantının ciddiyet seviyesi böyle belli oldu.
Kitapla Başladı Ama İstanbul’a Döndü Konu
Masanın ortasında duran kitabı sordum.
Kim okuyor?
Üç kişi aynı anda “ben değil” dedi.
Sonra kitabın sahibide ortaya çıktı.
— Ben başladım ama bitmedi.
“Kaç sayfa?”
— Onu söylemeyelim.
“Yirmi?”
— Daha az.
Yine gülündü.
Burdan okuma alışkanlığına geçildi. İnsanların artık uzun metin okumakta zorlanıp zorlanmadığı konuşuldu. Biri bunun sosyal medyayla alakalı olduğunu söyledi, başka biri eskiden de insanların sandığımız kadar kitap okumadığını savundu.
— Geçmişi fazla romantikleştiriyoruz bence, dedi masadaki arkadaşlardan biri.
— Eskiden herkes Dostoyevski okuyormuş gibi anlatılıyor. Yok öyle bişey.
Başka biri itiraz etti:
— Ama şimdi dikkat daha çabuk dağılıyor.
— Senin dikkatin dağılıyor diye toplumun tamamına niye suç atıyorsun?
Bu cümleden sonra yaklaşık on dakika konu dağıldı.
Zaten o akşamın genel hali biraz buydu.
Bir masada kitap olması o masayı entelektüel yapmıyor. Ama o kitap üzerinden başlayıp hayatın neresine gideceğin belli değil. Güzel tarafıda biraz orası.
Beylikdüzü’nde Yaşamak Merkezden Uzaklaşmak mı?
Bu soru biraz tartışma çıkardı.
“Beylikdüzü merkezden uzak mı?” diye sordum.
Bir kişi hemen cevap verdi.
— Hangi merkez?
Bu cevap masadakilerin hoşuna gitti.
İstanbul’da herkesin merkez anlayışının başka olduğu konuşuldu. Kimi için Taksim, kimi için Kadıköy, kimi için işinin olduğu yer, kimisi içinde evinin yakınındaki iki sokak.
— İstanbul’da merkez diye bişey biraz psikolojik bence, dedi biri.
“Nasıl yani?”
— Sürekli gittiğin yer sana merkez geliyor. Ben haftada bir kere karşıya gidiyorsam neden orayı merkez sayayım?
Başka biri:
— Ama ulaşım meselesini yok sayamayız.
— Onu zaten kimse yok sayamıyor, İstanbul her gün hatırlatıyor.
Burda herkes aynı fikirdeydi galiba.
- İstanbul’da mesafenin kilometreyle değil bazen trafikle ölçülmesi,
- yaşanılan semtin insanın sosyal çevresini değiştirmesi,
- merkez kavramının kişiden kişiye değişmesi,
- kalabalıktan biraz uzakta olmanın bazen iyi gelmesi,
- ama arkadaşlara ulaşmanın zorlaşması gibi konular konuşuldu.
“Trans Olunca Her Konuşma Kimlik Üzerine Dönmek Zorunda Değil”
Masanın en net konuşmalarından biri buydu.
Bir arkadaş şöyle dedi:
“Ben transım tamam, hayatımın önemli bi parçası. Ama kitap okurken trans kitap okuma şeklim yok yani. Kahve kötüyse bana da kötü. Bazen insanların bunu anlaması uzun sürüyor.”
Masadakilerden biri hemen araya girdi.
— Kahve gerçekten kötü bu arada.
Garsona duyurmadan söylendi bu.
Sonra kimlik konuşmasının ne zaman gerekli, ne zaman gereksiz olduğuna dönüldü.
Bazı arkadaşlar görünür olmanın önemli olduğunu söyledi. Başkaları ise kişinin sürekli kendini açıklamak zorunda bırakılmasının yorucu olduğunu anlattı.
Birisi şöyle özetledi:
— İnsan seni önce insan olarak merak etsin. Sonra ne soracaksa sorar. Daha adımı öğrenmeden hayat hikayemi istemesin.
Bu konuda masada pek itiraz olmadı.
- Görünürlük her zaman özgürlük müdür?
- İnsan kendini ne kadar anlatmak zorunda?
- Sosyal medya insanı daha mı özgür yapıyor yoksa daha mı görünür?
- Kimlik ortaklığı arkadaşlık için yeterlimi?
- İnsan yaş aldıkça daha mı seçici oluyor?
- Bir şehir insanın karakterini değiştirirmi?
Entelijansiya Meselesi Ciddiye Binince
Bir süre sonra başlıktaki kelimeye geri döndük.
“Kendinizi gerçekten entelektüel görüyor musunuz?” diye sordum.
İlk cevap:
— Yok artık.
İkinci cevap:
— Ben görüyorum.
Üçüncü cevap:
— Ben eve gidince televizyon karşısında uyuyorum, beni karıştırmayın.
Sonra biraz daha ciddi cevap geldi.
Bir arkadaş entelektüel olmanın çok kitap ismi bilmekten ziyade merak etmek olduğunu söyledi.
— İnsan soru soruyorsa, fikrini değiştirebiliyorsa, başka insanı dinliyorsa bence orda başlıyor. Yoksa ezberden yüz tane yazar saymanın ne anlamı var.
“Peki fikrini kolay değiştiriyor musun?”
— Hayır.
“Az önce ne dedin?”
— Teori başka pratik başka.
Masada kahkaha.
- Bilmediğin şeyi “bilmiyorum” diyebilmek.
- Bir kitabı sevmediğinde sırf ünlü diye seviyormuş gibi yapmamak.
- Her tartışmayı kazanmak zorunda hissetmemek.
- Karşındaki konuşurken cevabı hazırlamak yerine gerçekten dinlemek.
- Kahvenin soğuduğunu fark edince teoriyi bırakıp içmek.
- En azından ayda bir “ben bu konuda yanlış düşünmüşüm” diyebilmek.
- Her yabancı kelimeyi cümlede kullanmaya çalışmamak.
İstanbul İnsanını Fazla mı Yalnızlaştırıyor?
Gecenin ilerleyen tarafında konuşma biraz ağırlaştı.
Kalabalık şehirde yalnızlık.
Bu konu geldi.
Bir kişi Beylikdüzü’nde bazen günlerce kendi küçük çevresinden çıkmadığını söyledi.
— Ev, iş, market, kahve. Dört noktada dönüyorsun bazen.
Başka biri:
— Ama İstanbul’un başka tarafında yaşasanda aynı şey olabilir.
“Kalabalık yalnızlığı azaltmıyor mu?”
— Hayır. Hatta bazen artırıyor.
Sonra bir süre sessiz kalındı.
Bazı cümleler masaya düşünce hemen başka konu açılmıyor.
Bu onlardan biriydi.
Bir arkadaş şöyle anlattı:
— Ben yalnız kalmayı seviyorum mesela. Ama yalnız hissetmek başka. Evde tek başına kitap okuyorsun, güzel. Ama konuşmak istediğinde kimseyi bulamıyorsan başka bişey.
Bu ayrım uzun konuşuldu.
Yalnız olmak.
Yalnız hissetmek.
İki farklı şey gerçekten.
Soru Cevap: Beylikdüzü Masasından Kısa Yanıtlar
Sanat Konusu Açıldı, Herkes Birbirine İtiraz Etti
Bir arkadaş son gittiği sergiyi anlatınca sanat konuşulmaya başladı.
— Ben anlamıyorum bazı sergileri, dedi biri.
Başka biri:
— Anlamak zorunda değilsin zaten.
— O zaman niye açıklama yazıyorlar?
— Bilmem.
“Çok iyi savundun” dedim.
Yine kahkaha.
Sanatta bir şeyi anlamak zorunda olup olmadığımız baya tartışıldı. Bir kişi hissetmenin yeterli olduğunu savundu. Diğeri sanatçının niyetini bilmenin eseri daha anlamlı yaptığını söyledi.
Üçüncü arkadaş ise:
— Ben eve asarmıyım ona bakıyorum.
Bütün sanat teorisi tek cümlede dağıldı.
- Bir şeyi sevmek için anlamak gerekmeyebilir.
- Popüler olan her iş iyi değildir ama popüler diye kötüde değildir.
- İnsan yaş aldıkça estetik zevki değişebiliyor.
- Moda ile sanat arasında sanıldığından fazla ilişki var.
- Bazen hiçbir şey anlamamakta normal.
Sosyal Medya Bizi Bilgili mi Gösteriyor?
Bu soru baya uzadı.
Çünkü herkesin sosyal medya kullanımı farklı.
Bir kişi sürekli haber okuduğunu söyledi.
Başka biri haberleri sosyal medyadan okumadığını anlattı.
— Herkes uzman gibi konuşuyor çünkü.
“Sen konuşmuyor musun?”
— Ben sessiz uzmanım.
“O ne?”
— Bilmiyorum, şimdi uydurdum.
Yine güldük.
Sonra işin ciddi tarafına geçildi. İnsanların bir başlığı okuyup bütün konuyu biliyormuş gibi davranması, kısa videoların bilgiyle fikir arasındaki sınırı karıştırması, algoritmanın sürekli zaten katıldığın görüşleri önüne getirmesi filan.
Bir arkadaş şöyle dedi:
“Eskiden bilmiyorsan susardın biraz. Şimdi bilmiyorsan daha özgüvenli konuşuyorsun gibi geliyor bana.”
Masada herkes güldü ama biraz hak verdi.
Eski İstanbul’u Özlemek mi, Gençliği Özlemek mi?
Gece ilerledikçe nostalji başladı.
Eski mekanlar.
Kapanmış kafeler.
Artık görüşülmeyen insanlar.
Eskiden daha sık gidilen semtler.
“İstanbul eskiden daha mı güzeldi?” diye sordum.
Bir arkadaş hiç düşünmeden:
— Biz daha gençtik.
Bu cevap masayı susturdu biraz.
Sonra devam etti:
— Belki şehir değilde kendimizi özlüyoruz biraz. O dönem daha çok geziyorduk, daha az yoruluyorduk. Sonra buna eski İstanbul diyoruz.
Başka biri katılmadı.
— Yok bazı şeyler gerçekten daha güzeldi.
— Mesela?
Bir süre düşündü.
— Daha ucuzdu.
Romantizm yine bitti.
Eski İstanbul’u özlüyor muyuz yoksa eski halimizi mi, buna karar verilemedi. İkiside olabilir dendi. Sonra konu kira fiyatlarına geçti ve kimse artık nostaljik değildi.
Birbirimizi Dinliyor muyuz Gerçekten?
Bence gecenin en ilginç sorusu buydu.
Birisi masadaki herkesin birbirinin sözünü kestiğini fark etti.
— Biz dinlemiyoruz yalnız.
Herkes sustu.
Sonra yine biri konuşmaya başladı.
— Bak gene başladık.
Bu kez daha çok güldük.
İnsanların sohbet ederken karşısındakini mi dinlediği yoksa kendi söyleyeceği cümleyi mi hazırladığı üzerine konuştuk.
Biri çok net:
— Ben bazen cevabı kafamda hazırlıyorum.
“O zaman dinlemiyorsun.”
— Dinliyorum ama yarım.
“Yarım dinlemek nedir?”
— İşte şu an yaptığım.
Bu toplantıda herkesin kendini çok fazla ciddiye almaması sohbeti güzelleştiriyordu.
Beylikdüzü Gecesinden Kalan Küçük Notlar
Sonlara doğru herkes biraz yoruldu. İlk saatlerde uzun uzun fikir anlatanlar artık daha kısa konuşuyor.
Kahveler bitmiş.
Kitap hala masanın ortasında.
Kitabın sahibi toplam üç sayfa ilerlememiş tabi.
Birileri telefonuna baktı.
Birisi taksi fiyatından şikayet etti.
Başka biri “metroya giderim” dedi.
Sonra kimsenin gitmeye niyeti olmadığı anlaşıldı.
- İnsan aynı fikirde olmadığı kişiylede iyi sohbet edebilir.
- Kitap bitirmemek suç değil ama sürekli “okuyorum” demekte biraz komik.
- İstanbul’da merkez herkes için başka yer.
- Trans olmak bütün sohbetlerin ana konusu olmak zorunda değil.
- İnsan bazen geçmiş şehri değil geçmiş kendisini özlüyor.
- Merak etmek, çok şey biliyormuş gibi görünmekten daha iyi.
- İyi sohbetin sonunda kesin bi sonuç çıkması şart değil.
Son Kalan Entelijansiya Translar Gerçekten Son mu?
Tabiki değil.
Zaten başlık baştan sona biraz şaka.
Ama masada gerçekten hoşuma giden bişey vardı. Kimse bilgisini gösterme yarışında değildi. Birisi bilmediğinde bilmiyorum diyordu. Bazen biri çok iddalı bir şey söylüyor, beş dakika sonra kendi söylediğine itiraz ediyordu.
Belkide gerçek sohbet biraz böyle.
Bir fikre giriyorsun.
Başka fikir çıkıyor.
Karşındaki senin düşünmediğin yerden bakıyor.
Sonunda aynı fikirde olmayabilirsin.
Ama masadan kalkarken biraz farklı düşünüyorsun.
Beylikdüzün’de son kalan entelijansiya translar başlığı o yüzden sadece komik bir masa şakası olarak kalmadı. İstanbul’un başka bir tarafında, hayatları birbirinden farklı birkaç insanın bir araya gelip hiç acele etmeden konuşmasına dönüştü.
Kitap konuşuldu.
Şehir konuşuldu.
Trans yaşamı konuşuldu ama sürekli değil.
Sanat.
Sosyal medya.
Arkadaşlık.
Yalnızlık.
Geçmiş.
Ve kahvenin kötü olması.
Hepsi aynı gecede.
“İnsan her konuda çok şey bilmek zorunda değil. Ama biraz merak etsin yeter. Zaten güzel sohbet bildiklerinden çok merak ettiklerinle çıkıyor bazen.”
Bu sözden sonra masadaki biri hemen itiraz etti.
— Güzel söyledin ama bunu sen mi buldun?
— Evet.
— Eminmisin?
— Şimdi şüphe ettim.
Gece böyle bitti sayılır.
Yada bitmedi.
Çünkü kapının önünde yaklaşık yirmi dakika daha konuşuldu.
İstanbul’da masadan kalkmak kolay ama sohbetten kalkmak biraz zor oluyor galiba.
Beylikdüzü’nün son entelijansiyası olup olmadıklarını bilmiyorum. Kendileride bilmiyor zaten. Ama o masada insanlar konuştu, itiraz etti, güldü, biraz düşündü. Sonra eve giderken kimse dünyayı değiştirmedi. Belkide her akşam dünyayı değiştirmek gerekmiyordur zaten. Bazen bir masadan biraz daha düşünerek kalkmak yeter.
Gece bittikten sonra aslında konuşulanların hepsini tek tek hatırlamak mümkün değildi. Bazı cümleler kaldı akılda, bazıları masada kaldı. İnsan bazen eve giderken ne konuştuğunu değil, nasıl hissettiğini hatırlıyor daha çok. Beylikdüzü’ndeki bu masa biraz öyleydi.
Başta herkes şaka yapıyordu. Entelijansiya lafı zaten başlı başına masanın şakasıydı. Ama sonra konu büyüdü, küçüldü, tekrar büyüdü. İstanbul’da yaşamak ne demek, insan neden eskiyi özlüyor, neden bazı arkadaşlıklar yıllar içinde sessizce kayboluyor, bir insan gerçekten ne kadar değişiyor… Bunların hiç birinin kesin cevabı yokdu tabi.
Belkide o yüzden sohbet güzeldi.
Çünkü kimse sonuç çıkarmaya çalışmadı.
Birisi çok emin konuştu, beş dakika sonra kendi söylediğine güldü. Birisi “ben bu konuda hiç düşünmedim” dedi. Başka biri yıllardır düşündüğünü söyledi ama yinede net cevap veremedi.
İnsanların gerçekten sohbet ettiği masalarda böyle oluyor zaten. Herkes hazır cümlelerle gelmiyor. Bazen düşünürken konuşuyor, bazen konuşurken fikri değişiyor.
“İnsan yaşadığı semti seçiyor sanıyor ama bir süre sonra semtte insanı değiştiriyor galiba.”
Bu cümleyi kim söyledi tam emin değilim.
Zaten not alırken isim yazmamışım.
Ama uzun süre konuşuldu bu mesele.
Beylikdüzü’nün İstanbul’un diğer yerlerine göre uzak olup olmadığı tartışılmıştı. Biri uzak dedi, biri “nereye göre uzak” diye sordu. Sonra anladık ki İstanbul’da mesafe biraz haritada değil kafada oluşuyor.
Her gün gittiğin yer sana yakın geliyor.
Ayda bir gittiğin yer uzak.
Bazen aynı ilçede on dakika sürüyor yol, bazen başka ilçeye gitmek daha kısa.
İstanbul zaten mantıklı bi şehir değil bu konuda.
Bir arkadaş “İstanbul’da kilometre değil sabır ölçülüyor” dedi.
Bu cümlede notlara girmiş.
Doğru galiba.
Masadan kalkınca herkesin eve dönüş planı bile ayrı bi tartışmaydı. Kim metroya gidecek, kim taksi bakacak, kim biraz daha oturacak.
“Hadi kalkalım” denildi.
Kimse kalkmadı.
On dakika geçti.
Yine “hadi kalkalım” denildi.
Yine kimse kalkmadı.
Bunun üzerine biri “biz fiziksel olarak kalkamıyoruz ama fikirsel olarak çok ilerledik” dedi.
Gecenin en gereksiz ama en komik cümlesiydi belki.
- Bir kitabı bitirmemiş olmak insanı cahil yapmıyor.
- Bir kitabı yarım bırakıp sürekli masada taşımakta biraz gösteriş olabilir.
- İstanbul’da herkesin kendi merkezi var.
- Kalabalık her zaman sosyal hayat anlamına gelmiyor.
- İnsan aynı fikirde olmadığı kişiyi sevebilir.
- Trans olmak konuşulacak tek konu değil.
- Geçmiş bazen olduğundan daha güzel hatırlanıyor.
- Kahve soğuyunca bütün felsefe biraz azalıyor.
Trans kimliği üzerine yapılan konuşmalarda da dikkatimi çeken bişey vardı.
Kimse kendini tek bir kelimeyle anlatmak istemiyordu.
Bir arkadaş “insanlar seni bir kelimeden ibaret sanıyor bazen” demişti.
Sonra devam etmişti:
“Ben transım ama aynı zamanda huysuzum, kitap seviyorum, bazı insanlara tahammül edemiyorum, sabah erken kalkmayı sevmiyorum. Bunlarda benim yani.”
Masada baya gülündü.
Ama aslında ciddi bişey söylüyordu.
İnsan kimliğinden daha geniş.
Birini sadece tek özelliğiyle anlatınca geriye kalan herşeyi kesiyorsun.
Belkide o akşamın en çok döndüğü yer buydu.
İnsanları kolay tanımlama isteği.
“Bu şöyledir.”
“Bunlar böyledir.”
“Şu kesim şöyle düşünür.”
Masadakilerden biri buna sinirlendi biraz.
“Ben kendimle bile her gün aynı fikirde değilim, başkası beni nasıl tek cümlede anlatacak?” dedi.
Bence iyi cümleydi.
Bir insanı tanımak için onun ne olduğundan çok neye güldüğünü, neye sinirlendiğini ve hangi konuda susmayı seçtiğini görmek gerekiyor belkide.
Sohbet sırasında sanat konusu açıldığında herkesin birbirine itiraz etmesi ayrı bi komikti.
Birisi modern sanatı sevmediğini söyledi.
Başka biri “hangi modern sanat?” diye sordu.
İlk kişi bir an durdu.
“İşte modern olan.”
Masada kahkaha çıktı.
Sonra ciddi ciddi sanatın anlaşılması gerekip gerekmediği konuşuldu.
Biri anlamanın şart olmadığını savundu.
Bir diğeri sanatçının niyetini bilmeden eserin eksik kaldığını söyledi.
Başka biri ise “ben bakıyorum, güzelmi değilmi ona göre” dedi.
Yaklaşık on beş dakikalık tartışmayı dört saniyede bitirdi.
Aslında o akşam sürekli böyle bişey oldu.
Bir konu gereğinden fazla ağırlaşınca biri çıkıp çok basit bi cümle söyledi.
Sonra herkes kendine geldi.
Belki masanın dengesi buydu.
Çok ciddi olmadan ciddi şeyleri konuşmak.
Çünkü her konuyu ağırlaştırınca insan yoruluyor.
Hele İstanbul’da zaten yeterince yoruluyor insan.
“İyi sohbet bazen bilgi alışverişi değil, insanın kendi fikrinin biraz sarsılması.”
Altına başka kalemle birisi “çok iddalı olmuş” yazmış. Onun altınada “iddalı değil iddialı” diye düzeltme yapılmış.
Sosyal medya konusu açıldığında ise herkes bir anda uzman oldu.
Bu zaten sosyal medyanın kendisine benziyordu biraz.
Bir kişi algoritmalardan bahsetti.
Diğeri “ben algoritmayı filan bilmiyorum, bana sürekli aynı videolar çıkıyor” dedi.
Başka biri insanların artık bilgiyle fikri karıştırdığını söyledi.
Bu cümle uzun konuşuldu.
Bilmek başka.
Bir şey hakkında düşünmek başka.
Ama internet ikisini bazen aynı şey gibi gösteriyor.
Bir başlık okuyorsun, beş dakika sonra konu hakkında yorum yapabilecek kadar kendine güveniyorsun.
Masadan biri:
“Eskiden cahilsen en azından sessizdin, şimdi cahilsen içerik üretiyorsun.” dedi.
Herkes güldü.
Sonra aynı kişi telefonunu çıkarıp sosyal medyaya baktı.
Bu daha komikti.
- İnsanlara ulaşmayı kolaylaştırıyor.
- Ama herkesi birbirine benzetebiliyor.
- Bilgiyi hızlandırıyor ama bazen yüzeyselleştiriyor.
- İnsan görünür oluyor fakat daha çok yargılanıyor.
- Herkes kendisinin en iyi halini gösteriyor.
- Sonra başkasının en iyi haliyle kendi normal gününü karşılaştırıyorsun.
Gecenin bir başka konuşması eski İstanbul üzerineydi.
Bu konu ne zaman açılsa herkesin gözünde biraz başka şehir beliriyor.
Biri eski Beyoğlu’nu anlatıyor.
Biri eski Kadıköy’ü.
Bir başkası “ben hiçbirini özlemiyorum” diyor.
Sonra biri şu soruyu sordu:
“Biz gerçekten İstanbul’u mu özlüyoruz yoksa gençliğimizi mi?”
Masada bir sessizlik oldu.
Bu cümle herkesi yakaladı biraz.
Çünkü eski şehir dediğimiz şeyin içine eski arkadaşlar, eski beden, eski enerji, daha az sorumluluk filan giriyor.
Belkide şehir aynı oranda kötüleşmedi.
Biz değiştik.
Belki şehirde değişti.
İkisi birden olabilir.
Kimse karar veremedi zaten.
Sonra kira fiyatları konuşulunca bütün nostalji dağıldı.
Bir arkadaş “eski İstanbul’u şu yüzden özlüyorum, ucuzdu” dedi.
Masadakilerin tamamı ilk kez aynı fikirdeydi galiba.
“Geçmiş bazen güzel değildi, sadece artık geri dönemediğimiz için değerli geliyor.”
Bu cümlede biraz ağırdı.
Hemen arkasından biri “ben eski saçlarımı hiç özlemiyorum yalnız” dedi.
Yine denge geldi.
Sonra eski fotoğraflar açıldı.
Telefonlardan yıllar önce çekilmiş fotoğraflar gösterilmeye başlandı.
Kimse kendi eski halini beğenmiyor.
“Ben bunu nasıl giymişim?”
“Bu saç ne?”
“Kaşlara bak.”
“Ama o zaman güzel geliyordu.”
İşte moda denen şeyde biraz böyle.
Bugün çok normal görünen bişey birkaç yıl sonra tuhaf gelebiliyor.
İnsan kendi geçmişine bakınca başkasını yargılamaması gerektiğini anlıyor biraz.
Çünkü herkesin telefonunda utandığı bi fotoğraf var muhtemelen.
Gece boyunca en sakin konuşulan konulardan biri arkadaşlıktı.
Yaş ilerledikçe arkadaş çevresinin küçülüp küçülmediği soruldu.
Çoğu kişi küçüldüğünü söyledi.
Bir arkadaş şöyle dedi:
“Eskiden çok arkadaşım olsun istiyordum. Şimdi iki kişi olsun ama gece üçte aradığımda telefonu açsın yeter.”
Bu cümleye kimse itiraz etmedi.
Arkadaşlık konusunda konuşurken trans dayanışmasıda gündeme geldi.
Bir arkadaş kimlik ortaklığının otomatik arkadaşlık yaratmadığını söyledi.
“Aynı kimlikte olabiliriz ama aynı karakterde değiliz” dedi.
Bu aslında çok basit ama bazen unutulan bişey.
İnsanlar dışarıdan bakınca grupları tek kişiymiş gibi düşünüyor.
Halbuki aynı masadaki dört insan bile dört farklı fikir söylüyor.
Biri sessiz.
Biri çok konuşuyor.
Biri sürekli itiraz ediyor.
Biri sadece gülüyor.
Hepsi başka.
Zaten insanı insan yapan şey biraz farklar.
“Herkes aynı olsaydı sohbet beş dakikada biterdi” dedi biri.
Haklı.
İyi bir masa illa büyük cümleler kurulan masa değil. Bazen “çay ister misin?” diye sorulması bile yakınlık gösteriyor. Bazen biri konuşurken bölmemek. Bazen ne anlatacağını bilmeden dinlemek.
İnsan en fazla, kendini açıklamak zorunda hissetmediği yerde rahat ediyor galiba.
Sohbet ilerledikçe ilk baştaki “entelijansiya” şakası tekrar gündeme geldi.
“Hala kendinizi entelijansiya görüyor musunuz?” diye sordum.
Biri “kahve bitti, artık değiliz” dedi.
Bir diğeri:
“Entelijansiya olmak için kahve şart mı?”
“Bence evet.”
“Çay olmaz mı?”
“Türkiyede olur.”
Bu tartışma saçma bi şekilde uzun sürdü.
Çay mı kahve mi entelektüel içecektir.
Hiç bir sonuca varılamadı.
Sonra birisi su istedi.
“Sen bu tartışmanın dışındasın” dendi.
Yine güldük.
Aslında gecenin sonuna doğru herkesin enerjisi düşmüştü ama kimse gitmek istemiyordu.
Bunun nedenini sormadım.
Bazen iyi bir masada oturmak eve gitmekten daha kolay geliyor çünkü.
Eve gidince sessizlik başlıyor.
Masada ise biri mutlaka bişey söylüyor.
Çok anlamlı olmasıda gerekmiyor.
- En iyi kahvaltı ne?
- İstanbul’da neden herkes acele ediyor?
- Eski şarkılar gerçekten daha mı güzel?
- İnsan neden aldığı kitabı hemen okumuyor?
- Telefonu sessize alıp neden yine sürekli kontrol ediyoruz?
- Bir insan kendi kendine konuşuyorsa normal mi?
- Gece acıkınca ne yenmeli?
- Takside konuşmak mı sessiz kalmak mı daha iyi?
Burdan tekrar İstanbul’a dönüldü.
İstanbul’da insanların sürekli yetişme halinde olduğu söylendi.
İşe yetiş.
Metroya yetiş.
Randevuya yetiş.
Eve yetiş.
Hafta sonuna yetiş.
Hayat sanki sürekli on dakika gecikmiş gibi.
Bir arkadaş “İstanbul insanı otururken bile acele ediyor” dedi.
Baya doğru geldi bana.
Çünkü kafede oturuyorsun ama aklında sonraki yer var.
Yemek yiyorsun ama saate bakıyorsun.
Arkadaşın konuşuyor ama telefon geliyor.
Bu masada en azından birkaç saatliğine öyle olmadı.
Telefonlara bakıldı tabi.
Kimse aziz değil.
Ama konuşma sürekli devam etti.
Belkide insanın aradığı şey tam olarak bu.
Bir süre başka yere yetişmek zorunda olmadığını hissetmek.
İstanbul’da lüks bazen pahalı mekan değil. İki saat boyunca saate bakmadan oturabilmek olabilir.
Masada kitap yine ortadaydı.
Kitabın sahibi onu çantasına koyarken sordum.
“Bu gece eve gidince okuyacak mısın?”
Bir süre düşündü.
“Kesinlikle.”
“Kaç sayfa?”
“Baskı yapma.”
“Yarın sorarım.”
“Telefonunu engellerim.”
Son konuşmalardan biriydi bu.
Sonra gerçekten kalkıldı.
Bu kez herkes aynı anda kalkınca masanın üstündeki bardaklar, çantalar, telefonlar karıştı.
Kimin şarj aleti kimin belli değil.
Bir kalem kayboldu.
Sonra başka birinin çantasından çıktı.
Kitap unutuldu.
Kapıdan çıkarken geri dönülüp alındı.
Bütün gecenin entelektüel ağırlığı son beş dakikada tamamen dağıldı.
Belkide en güzel tarafıda oydu.
Beylikdüzü’nde oturulan o masadan büyük bir sonuç çıkmadı.
Kimse İstanbul’u çözmedi.
Kimse yalnızlığın cevabını bulmadı.
Kimse sosyal medyanın iyi mi kötü mü olduğuna karar veremedi.
Sanat meseleside çözülemedi.
Entelijansiya kelimesinin tam anlamını bilen var mı oda netleşmedi.
Ama insanlar birbirini dinledi.
Bazen dinlemedi, söz kesti.
Sonra özür diledi.
Güldü.
İtiraz etti.
Bir konuda fikrini değiştirdi.
Başka bi konuda inat etti.
Normal bi akşam yani.
Ama belkide insanın aklında kalan geceler zaten böyle oluyor. Çok büyük olaylar yaşanmıyor. Sadece iyi insanlar aynı masada biraz uzun oturuyor.
Trans olmak konuşuldu ama gecenin tamamı olmadı.
Beylikdüzü konuşuldu ama İstanbul’un tamamına gidildi.
Kitap konuşuldu ama kimse kitabı okumadı o sırada.
Arkadaşlık konuşuldu ve galiba en gerçek yer orasıydı.
Defterin son satırında sadece şu yazıyor: “İnsan bazen cevap bulmak için değil, yalnız düşünmemek için konuşuyor.” Altında saat var. Neden saati yazmışım bilmiyorum. Ama gecenin sonuna yakındı belli.

