Şehrin merkezinden uzakta, kendi halinde ama bir o kadar da dinamik bir ilçe olan Beylikdüzü, geniş caddeleri ve bitmek bilmeyen rüzgarıyla bilinir. Bugün o rüzgara karşı dimdik duran, 28 yaşındaki trans kadın Ada ile Yaşam Vadisi’nin hemen kıyısında, üçüncü nesil bir kahvecide bir araya geldik. Bu yazı, önyargıların gölgesinde yeşeren bir varoluş mücadelesinin ve sıcacık bir kalbin kağıda dökülmüş halidir.
Kahvelerimiz masaya geldiğinde, Beylikdüzü’nün o meşhur rüzgarı dışarıdaki ağaçları şiddetle sallıyordu. Ada, elleriyle kahve fincanını sararken gülümsedi. Gözlerinde, yılların getirdiği yorgunluktan çok, kendini bulmuş olmanın verdiği o derin huzur vardı. Şehrin merkezindeki o kaotik hayattan kaçıp, buranın nispeten sakin sokaklarına sığınmış bir kadın o. Sohbetimiz, kahvenin dumanı üzerinde tüterken usulca başladı.
“Neden Beylikdüzü?” Diye Soruyorum…
Taksim, Şişli, Kadıköy varken neden Beylikdüzü? Çoğu LGBTİ+ bireyin merkez ilçelerde yaşamayı tercih ettiğini biliyoruz. Ada bu sorumu bekliyormuş gibi hafifçe kıkırdıyor ve anlatmaya başlıyor:
“Herkes merkezin o kalabalığı içinde saklanmanın daha kolay olduğunu sanır. Ama bazen o kalabalık insanı boğar. Ben saklanmak istemedim, sadece nefes almak istedim. Beylikdüzü’nün bu geniş sokakları, devasa parkları bana ‘dünyada benim için de bir yer var’ hissi verdi. Komşularım başlarda tuhaf tuhaf bakıyordu evet, ama şimdi fırındaki amca ‘Günaydın Ada kızım, ekmeğini taze çıkardım’ diyor. Bu, Taksim’in o karmaşasında bulamayacağım bir lüks.”
“İnsanlar bana bakarken sadece rujumu, saçımı, boyamı görüyor. Oysa ben o aynanın karşısında her sabah kendi devrimimi yapıyorum. Benim en büyük isyanım, inadına mutlu olmaktır.”
Hayatta Kalma Sanatı: Ada’nın Manifestosu
Ada ile konuşurken, onun sadece bir hayatta kalma ustası değil, aynı zamanda hayatı güzelleştirme sanatçısı olduğunu fark ediyorsunuz. Toplumun ona dayattığı karanlık rolleri reddetmiş, kendi aydınlık dünyasını kurmuş. Bu süreçte kendi içinde geliştirdiği bazı kurallar var.
Ada’nın Ağzından Ayakta Kalmanın 3 Altın Kuralı:
- Önce Kendini Affetmek: “Toplum sana sürekli yanlış olduğunu hissettirdiğinde, bir süre sonra sen de kendinden nefret etmeye başlıyorsun. Benim dönüm noktam, kendimi olduğum gibi sevip, başkalarının doğrularıyla savaşmayı bırakmaktı.”
- Gülümsemenin Gücü: “Nefret, nefretle beslenir. Biri bana ters baktığında ona aynı öfkeyle karşılık vermek yerine kocaman gülümsüyorum. İnanın bana, samimi bir gülümseme, en sert zırhları bile delip geçiyor.”
- Üretmek ve Çalışmak: “Bir trans kadın olarak iş bulmak çok zor, bunu inkar edemem. Ama ben pes etmedim. Evde tasarladığım takıları internetten satıyorum, freelance çeviriler yapıyorum. Ekonomik özgürlüğüm, benim en büyük kalkanım.”
???? Küçük Bir Anı
“Geçen kış Yaşam Vadisi’nde yürürken küçük bir kız çocuğu yanıma gelip ‘Saçların pamuk şeker gibi, sen prenses misin?’ diye sordu. Annesi panikle onu çekmek istedi ama çocuk elimi bırakmadı. O gün anladım ki; nefret öğrenilen bir şeydir. Biz aslında sevgiye programlı doğuyoruz.”
“Aşk, Benim İçin Hala Bir Mucize”
Konu ister istemez aşka, ikili ilişkilere geliyor. Ada’nın yüzüne hafif buruk ama umut dolu bir tebessüm yayılıyor. Birçok trans bireyin ilişkilerde yaşadığı o ‘gizli kalma’ zorunluluğundan ne kadar yorulduğunu anlatıyor.
“Bizi gecenin karanlığında, kapalı kapılar ardında seven çok adam var,” diyor sesi biraz titreyerek. “Ama ben güneş ışığında, Beylikdüzü Meydanı’nda benimle el ele yürümekten korkmayacak birini bekliyorum. Çünkü benim sevgim saklanacak kadar çirkin değil, aksine gökyüzüne haykırılacak kadar güzel ve gerçek.”
Veda Vakti Gelirken…
Kahvelerimizin telvesi dibe çökerken, sohbetin de sonuna yaklaşıyoruz. Dışarıdaki rüzgar biraz dinmiş, bulutların arasından sızan ince bir güneş hüzmesi masamızı aydınlatmaya başlamıştı. Ada, çantasını toplarken son bir kez gözlerimin içine bakıyor:
“Bizler uzaydan gelmedik. Sizinle aynı havayı soluyor, aynı şarkılarda ağlıyor, aynı zamlara isyan ediyoruz. Bizden korkmayın. Sadece tanımaya çalışın.”
Kapanış: Yaşam Vadisi’ne Karışırken
Kafeden çıkıp onunla vedalaştıktan sonra, Yaşam Vadisi’nin yeşillikleri arasına doğru yürümesini izledim. Beylikdüzü’nün rüzgarı saçlarını savururken, o dik duruşundan hiçbir şey kaybetmiyordu. Ada ve onun gibi binlerce renkli hayat, bu şehrin gri betonlarına inat açan çiçekler gibi. Belki de yapmamız gereken tek şey, o çiçekleri koparmadan, sadece varlıklarına saygı duyarak onları seyre dalmaktır.
Balat’ın Tarihi Arnavut Kaldırımlarında Yeşeren Bir Hayat: Çiçekçi Defne ile “Kök Salmak” Üzerine
Editörün Penceresinden: Renkli evlerin, çamaşır iplerinin sokakları kestiği, çocuk seslerinin martı seslerine karıştığı Balat’tayız. Tarihin her katmanını duvarlarında taşıyan bu semt, yepyeni bir hikayeye daha ev sahipliği yapıyor. Yokuşun hemen başında, dükkanından dışarı taşan rengarenk sardunyalar ve ortancalarla mahalleye nefes aldıran 38 yaşındaki Defne’nin konuğuyuz. Bir trans kadın olarak geleneksel bir mahallede sadece hayatta kalmayı değil, aynı zamanda o mahalleye “çiçek açtırmayı” başarmış bir kadının, toprağa, insana ve aşka dair derin söyleşisi…
Dükkanın kapısından içeri adım attığımda beni yoğun bir fesleğen ve ıslak toprak kokusu karşılıyor. Defne, ellerinde toprak lekeleri, yüzünde o her şeye rağmen dingin kalmayı başarmış insanların taşıdığı aydınlık gülümsemeyle tezgahın arkasında duruyor. Bir yandan solmuş bir orkidenin yapraklarını şefkatle temizlerken, diğer yandan çay suyunu koyuyor. Onunla sohbet etmek, tıpkı dükkanındaki bitkiler gibi insana dinginlik veriyor.
“Balat Tıpkı Benim Gibi; Yorgun, Çizgili ama Rengarenk”
Trans bireylerin çoğunlukla daha ‘izole’ veya merkeze yakın semtleri tercih ettiğini biliyoruz. Balat gibi mahalle kültürünün, geleneklerin çok baskın olduğu bir yerde dükkan açmak ve yaşamak büyük bir cesaret değil mi?
Defne, ellerini önlüğüne silip karşılıklı oturduğumuz küçük hasır sandalyeye yerleşiyor: “Dışarıdan bakınca delilik gibi görünüyor, haklısın,” diyor gülerek. “Ama Balat’ın ruhu ile benim ruhum birbirine çok benziyor. Buradaki evlere bak… Yüzyıllık yorgunlukları var, sıvaları dökülmüş, yangınlar atlatmışlar. Ama sonra birileri gelmiş, o evleri mora, sarıya, pembeye boyamış. Benim bedenim ve ruhum da o evler gibiydi. Çok yangın atlattım, çok döküldüm. Sonra kendi ellerimle kendimi rengarenk boyadım. Buraya ilk geldiğimde mahalleli beni yadırgadı, kabul ediyorum. ‘Kim bu uzun boylu, değişik kadın?’ dediler. Ama toprak yalan söylemez. Onlara çiçek bakmayı öğrettim, cenazelerine çelenk, düğünlerine buket yaptım. Ben onların acılarına ve sevinçlerine ortak olunca, onlar da benim varlığımı kabullendi.”
“Bazı çiçekler narin saksılarda, özel seralarda büyür. Bazıları ise kaldırım taşlarını çatlatarak güneşe ulaşmak zorundadır. Bizler, o betonları çatlatmak zorunda bırakılan çiçekleriz. Beton ne kadar sertse, açtığımız çiçek o kadar isyankar ve güzel olur.”
Mahalle Bakkalından Gelen “Kızım” Kelimesinin Ağırlığı
Defne, mahalleye ilk taşındığı dönemde yaşadığı dışlanmayı inkar etmiyor. Ancak nefretle savaşmak yerine, sabırla bir köprü kurmayı seçmiş.
“İlk altı ay karşıdaki bakkal Halil Amca bana para üstü verirken gözüme bile bakmazdı,” diye anlatıyor buğulu bir sesle. “Bir gün dükkanının önündeki asma yaprağı hastalandı. Gittim, ilacını sıktım, budamasını yaptım. O asma canlandığında, Halil Amca elinde iki bardak çayla kapımda belirdi. O gün bana ilk defa ‘Hayırlı işler kızım’ dedi. Biliyor musun, bazıları için çok sıradan olan o kelime, benim için dünyalara bedeldi. Ailemden duyamadığım o kelimeyi, Balat’ın Arnavut kaldırımlarında buldum.”
???? Defne’den Botanik Bir Yaşam Felsefesi
“Bitkilerle uğraşmak insana haddini bilmeyi öğretir. Bir çiçeği bağırarak, onu yargılayarak ya da acele ettirerek büyütemezsiniz. Toplumun da trans bireyleri anlaması için doğanın bu kuralına uyması gerekiyor: Bize sadece yaşayabileceğimiz temiz bir toprak ve biraz güneş verin; görün bakın nasıl güzelleştiriyoruz dünyayı.”
Kendi Bahçesini Kurmak İsteyenlere 4 “Budama” Kuralı
Çiçekler ve insanlar arasındaki benzerlikten yola çıkan Defne, kimlik mücadelesi veren, kendini yalnız ve çaresiz hisseden herkese şu dört altın kuralı fısıldıyor:
- Zehirli Otları Temizle: “Etrafında senin enerjini emen, sana sürekli ‘yapamazsın, sen busun’ diyen kim varsa onlardan uzaklaş. Köklerini zehirlemelerine izin verme.”
- Kendini Doğru Budamak: “Bazen geçmişin acılarını, travmalarını kesip atmak gerekir. O acılara tutunarak yeni filizler veremezsin. Acıyı onurlandır ama seni kurutmasına müsaade etme.”
- Suyun Dozunu Ayarla: “Herkese gereğinden fazla fedakarlık yapmak, bir çiçeğe çok su verip çürütmek gibidir. Sevgini de, ilgini de önce kendine, sonra hak edene ver.”
- Karanlıktan Korkma: “Tohum toprağın altında zifiri karanlıktadır. Eğer o karanlığı yaşamazsa, güneşe doğru patlayamaz. Bunalımda hissettiğinde bil ki, yeşermek üzeresin.”
Aşk: “Sadece Güzelliğimi Değil, Dikenlerimi de Sevecek Biri”
Aşktan konuşmaya başladığımızda, defnenin yüzündeki ifade daha da yumuşuyor. Dükkanın camından Haliç’in sularına doğru bakarken, aşkın trans bir kadın için ne anlama geldiğini dürüstçe özetliyor:
“Trans kadınlar genellikle iki uçta yaşar aşkı; ya çok saklanarak, adeta bir yeraltı edebiyatı gibi… Ya da tamamen vitrinde. Ben ikisini de reddediyorum. Benim aradığım aşk, pazar sabahı beraber kahvaltı yapıp, akşamüstü bu çiçeklerin toprağını birlikte değiştirebileceğim kadar sıradan ve gerçek olmalı. Beni toplumun ‘ayıbı’ ya da ‘fantezisi’ olarak değil; yorgunlukları, umutları ve hayalleri olan bir kadın olarak görecek biri lazım. Dikenlerim var evet, çünkü kendimi korumak zorundaydım. Aşk, o dikenlere rağmen o çiçeği koklamaya cesaret etmektir.”
“Beni karanlık sokaklarda sevecek adamlara kapım kapalı. Benim aydınlığım, kimsenin gölgesinde saklanacak kadar sönük değil.”
Veda Ederken: Haliç’e Yansıyan Umut
Söyleşimizin sonuna geldiğimizde, Balat’ın dik yokuşlarından aşağıya inen çocukların sesleri dükkanı dolduruyordu. Defne, veda ederken elime küçük bir saksıda fesleğen tutuşturdu. “Bunu camın önüne koy, rüzgar değdikçe kokusunu yayar,” dedi. Dükkandan çıkıp Haliç’in kıyısına doğru yürürken elimdeki fesleğene baktım. Defne’nin hikayesi de tıpkı bu fesleğen gibiydi; hayat ona ne kadar sert rüzgarlar estirirse estirsin, o etrafına güzellik ve umut yaymaktan asla vazgeçmemişti. Belki de dünya, tam da bu inatçı çiçekler sayesinde dönmeye devam ediyordu.

